.: Ünsal Çetin

Finansal Baskıcılık Çözüm Değil

Kolay Kredi Kolaycılığı” başlıklı yazım Avusturyacı İktisadi Dalgalanmalar teorisinin kendisini ziraat sektörü özelinde resmettiği bir tecrübe hakkındaydı. O zamandan bu yana hem küresel seviyede hem de Türkiye’de ekonomik müdahalecilik yeni mevziler kazandı. Ekonomik sorunları kolay kredi ile çözme çabası Türkiye’de de kolaycılık aşamasını geçip, kreditizm olarak adlandırılan sistematik bir nitelik kazandı. 2008’den sonraki bazı gelişmeler meydanı daha fazla kreditizm için boşaltıyor; Keynesyenizmin yükselişi, popülizmin daha çok rağbet görmesi, kur ve ticaret savaşları, ‘Modern Parasal Teori’ denen ama asırlar öncesinden gelen bir hurafenin hortlaması, kasıp kavurucu olmasa da sosyalizmin Batı ülkelerinde estirdiği rüzgâr ve nihayet Kovid-19 lanetinin politikacılara ve bürokratlara verdiği ‘fırsatçılık’ imkânları. Elbette, bunların hepsi birbirini destekliyor.

Türkiye de bundan kendi payını aldı ve alıyor. Son dört yılın finansal tarihini burada uzun uzadıya dökümante etmeye gerek yok. Bugün itibarıyla, finansal baskıcılık finansal sistemimizde haksız rekabete sebep olma zararını aşıp, piyasa bozumu aşamasına geçti. Ne yazık ki bu bozum ‘bağ bozumu’ gibi hayırlı bir süreç değildir.

Günümüzün küresel modası artık finansal baskıcılık. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülke merkez bankaları –finansal baskıcılığın koçbaşları– attıkları herhangi bir adımda sınırlandırılmayı aklına dahi getirmiyor. Bize, “Tasarlayacağımız her müdahale doğrudur” der gibiler. Parasal olmayan her ekonomik soruna parasal bir çözüm bulunmasının mümkün olduğunu düşünüyorlar. Ekonomik her yavaşlamayı parasal bir karşı duruş ile telafi etmeye çalışmanın maliyet ve riskleri yokmuş gibi yapıyorlar.

Modern merkez bankacılığın kendisine güveninde bir sınır kalmamıştır artık. Taylor Kuralını takip etmek bile onlara “fazla” geldi. Taylor Kuralını terk ettikleri için doğan konut balonu ve çöküşü merkez bankalarının çok daha büyük ölçekli ve hiçbir kuralı ima dahi etmeyen müdahaleleri için bahane olarak kullanıldı.

Fed, 2008 sonrası olağanüstü para politikasından bir ‘çıkış stratejisi’ ile normale dönüş olacağını söyledi, hem de her fırsatta. Sonra ticaret savaşları ortaya çıktı. Dış ticaretteki ‘Trump etkileri’ nedeniyle yıllarca teminatı verilen çıkış stratejisi çöpe atıldı. Tekrar faiz indirimleri başladı. Ancak küresel arz ve dağıtım kanallarında oluşabilecek tahrifatın telafisi para politikasının yapabileceklerinin ötesindeydi. Böylece, ticaret politikasındaki devletçi bir refleks para politikasındaki devletçi bir refleksi destekledi ve besledi.

İlelebet düşük faiz oranları merkez bankacılığın mevcut paradigmasının bulduğu tek çözümdür. Bir başka ifadeyle, Keynesyen vizyonun hep hayalini kurduğu finansal baskıcılıktır bu. Cennette yaşamadığımız için her ekonomik sorun “kapitalizmin bünyevi istikrarsızlığı” olarak görülür. Ve ilk ‘çare’ hep faiz oranlarının konuşmasını engellemektir. Fed’in 2008 sonrası yaptıklarını, Kovid-19 salgınına karşı daha da agresif bir şekilde tekrar etmesi de bu vizyonun eseridir.

Fannie Mae ve Freddie Mac ABD’de 2008 Çöküşüne giden yolda Fed’in konut balonu yanlısı para politikasının en büyük yardımcıları olmuştu. Hükümet Destekli Girişimler (Goverment Sponsored Enterprises) olarak adlandırıldılar. Bir serbest piyasa girişiminin asla edinemeyeceği ve edinmemesi de gereken haksız rekabet avantajlarıyla donandılar. Elbette bu tecrübeden ders alınmadı. Fed ve onun arkasından koşmak dışında yapacak bir işi olmayan merkez bankalarıyla birlikte, bugün artık gidişat bütün firmaların devlet destekli girişimlere dönüşmesi istikametindedir.

Dünyada ve Türkiye’de bu ağır hatalara düşülmeyebilirdi, faiz fenomeni doğru bir şekilde ele alınabilseydi. Bu mümkündü. İktisatçıların büyük çoğunluğu fiyat kontrollerinin faydasız ve hatta dengesizleştirici olduğunu kabul eder. İktisat biliminin neo-klasik ana akımı doğal işsizlik oranı kavramını bilimsel analizlerinde tanır ve kullanır. Ancak iş faiz oranlarına gelince, para politikalarının faiz oranlarını kontrol etmesi aksi asla düşünülemeyecek bir baştan kabuldür. Sonuç olarak, ‘doğal faiz oranı’ diye bir şey hiç yokmuş gibi yapılır. Ancak merkez bankacılar düşündü diye bir serbest piyasa kurumu ortadan kalkmaz.

Paranın ekonomilerin grameri oluşu kendisini türlü çeşitli şekillerde gösterir. Bazen baskı altına alınan faizlerin sonuçlarını görmek için sofistike ve uzun bir mantık silsilesinin izini sürmek gerekir, ki bu da günümüz ‘sıradan insanının’ yapamadığı bir takiptir. Binlerce ithalat ürününe eklenen yeni vergilerin kökeninde devletin fiyat istikrarsızlığı başarısızlığı yatar. Otomotiv sektörünün kendi içinde, sıfır km’nin dibe vurması ve ikinci elin alıp başını gitmesi de para politikasının amaçlanmayan bir marifetidir.

Kuralsız para politikası sadece kaynakların dağılımını çarpıtmakla kalmaz. Süregelen ve bizimle kalıcı olacağı öngörülen enflasyon zihniyet dünyasının gramerini de bozar. “Bu faiz oranlarıyla Türkiye’de yatırım ve üretim de olur” denir. Sanki asıl mesele ‘verimlilik artışları’ hep cebimizde garantilediğimiz bir yetenekmiş gibi. Devletin adeta ikinci ortak gibi davranmasına rağmen, bir destan yazan otomotiv sektöründen bile sıfır faiz çağrıları doğar.

“Kolay Kredi Kolaycılığı” ile başladık, ondan bir alıntı ile bağlayalım: “Sıfır faiz esasen bankacının işinin inkârıdır. Bankacı toplumun kaynaklarını birilerinden alıp, politik önceliklere göre, başka birilerine yönlendiren pasif bir Kolay Kredi Kolaycılığı aracı olmamalıdır. Bankacının asıl ve en önemli işi girişimseldir. O mevcut piyasa bilgisine göre girişimsel bir öngörü yapar. Kredi verdiği işin başarısızlığı veya başarısı, onun işini sıkı ve etkin şekilde yapması için, başka herhangi bir şey tarafından ikâme edilemez mahiyette bir piyasa disiplinini yaratır”.

Bu disiplini yöneten en önemli göstergenin faiz oranları olduğunu da eklemek gerekiyor. Serbest olduğu derecede işini iyi yapan, baskı altına alındığı derecede ekonomi geneline yayılan dengesizliklere yol açan işte o “lanet” faiz oranları.

İlgili başka yazılar:

Finans Merkezi Olmak İçin