.: Melik Nazır Esirci

Paradan para mı kazanılırmış?

Bir önceki yazımda http://www.hurfikirler.com/faiz-degil-kar-payi-istiyorum/, faizin haram olduğuna inanan insanların, tasarruflarını faizsiz olduğu sanılan kurumlara teslim edip, oradan, tasarruflarına dönem sonunda eklenen kısmının faiz olmaması inancıyla, parasını faizli bankaya yatırmamış olmanın huzurunu yaşamalarından bahsetmiştim.

Türkiye insanı, tasarrufların bir yerlerde toplanıp yatırıma ve üretime dönüşmesi gerektiği gerçeğiyle en ciddi karşılaşmasını 24 Ocak 1980 kararlarıyla yaşadı. Zamanın hükümeti (filen DPT müsteşarı Turgut Özal), faiz oranlarını alınan kararlarla gerçek rakamlara (enflasyon) yükseltti ki, insanlar faizin cazibesine kapılıp yastık altındaki parasını gitsin bankalara yatırsın istedi. İslamî camiadaki ateşli tartışmalar da o zaman başladı. “Zinhar haramdır.” Oysa ekonominin başındaki Özal, Türkiye’nin sıkıştığı darboğazdan çıkmasının tek yolunun yatırım ve üretim olduğunu farketmiş, gidip zengin ülkelerden borç para alarak bu değirmenin döndürülmesinin mümkün olmadığını görmüştü. İlk olarak içerideki tasarrufları ekonomiye kazandırmak istedi. Bu arada faizin bu yüksekliğini fırsat bilen bazı işbilir şahıslar da bankalardan rol kapmaya çalıştı ve “banker” patlaması yaşandı. Tabiî dramatik sonuçlar da ortaya çıktı. Ortaya çıkan dramatik sonuçlar, faizin haram olduğunu düşünen/söyleyenleri haklı çıkarmış gibi göründü. Bazı sonuçların dramatik olmasının hiçbir mahsuru yok. Bankerler paranın kendilerine teslim edilmesi için bankalardan yüksek faiz vererek insanları ikna etme yoluna gitti. İnsanlar da buna rağbet etti. Makul kazanç yerine yüksek kazanç beklerken zarar ettiler. Hiçbir mahsur yok. Ticarette bu normaldir. Devletin de burada hiçbir şey yapmasına gerek yoktur.

Özal çok ileri görüşlü biri olarak, insanların cebindeki parayı yatırıma ve üretime döndürme amacıyla bir başka formülü daha hayata geçirdi. Televizyonlardaki o meşhur “satarım-sattırmam” polemiğine sebep olan (bugün ise bizi kahkahalarla güldüren) “gelir ortaklığı hissesi” sistemidir. Devletin garanti gelir getiren yatırımlarına (boğaz köprüsü, otoyollar, barajlar) halkı küçük paralarla da olsa ortak edip, yıl sonunda onlara gelirden pay verme sistemiydi. Faizin haram olduğuna inanan insanlar buna da fetva aradılar ve sonuçta şu görüşün ortaya çıktığını biliyorum. “Köprüler ve yollar halkın ortak malıdır. Bundan para kazanmak eşkıyalıktır. Eşkiyalığa ortak olmak da eşkıyalıktır. O yüzden haramdır.” “İslamda sadece kâra ortaklık yoktur. Oysa köprü senedinde zarardan bahsedilmemektedir. Sadece kâra ortaklık vardır. Öyleyse helâl değildir.”

Ne yapılırsa yapılsın inançlı insanların hâlâ yine paralarını yastık altından çıkarmaması karşısında bir başka enstrüman hayata geçirildi. O da faizsiz bankacılık. İkna metodu olarak da “kâr ve zarar ortaklığı” retoriği kullanıldı. Arap sermayesiyle ilk gelen kurumun peşinden 2 kurum daha Türkiye’ye geldi. (Tabiî bunlar Türkiye’de bir kesim tarafından “laiklik elden gidiyor, Arap sermayesini istemeyiz” diye epey gürültü kopmasına sebep oldu) Peşinden de 2-3 tane de yerli sermayeyle faizsiz kurum kuruldu ve piyasa çeşitlendi.

Bütün bunların dışında lokal olarak, insanların cebindeki parayı kendi himayesine almak için binbir türlü yol bulan uyanıklar da bu piyasada büyük problemlere yol açtı. Yurt dışında yaşayan insanlarımıza yıl sonunda yüksek kâr verme vaadiyle para toplayan Anadolu’daki küçük işletmeler, firmalarının isminin sonuna “holding” eki koyarak ve ortaya bir sandık koyarak insanlardan para topladı. İnsanlar da hatırı sayılır miktarda bu kurumlara para verdi. Ama karşılığında bir teminat olmayınca maalesef birçok insanın birikimi yok oldu. Dramatik sahneler yaşandı. İnsanların birbirine inancı kalmadı. Kala kala ortada faizli ve faizsiz bankalar kaldı.

Şimdi gelelim bu kurumlardan elde edilen kazancın ne olduğuna. İlk yazımdan beri, günümüzde artık yatırımların büyüklüğünün, iki arkadaşın ceplerindekini çıkarıp ortaya koyabileceği sermayenin çok üzerine çıktığını ve kentleşmenin getirdiği mobilizasyonla eski ilişkilerin yerini daha resmi ilişkilerin aldığını söylüyorum. Artık bakkal dükkânı açmanın bir esprisi yok. Para kazanmak için büyük market açmaktan başka yol yok. O büyük marketi de 3-5 arkadaşın ortaya koyacağı sermayeyle açmak mümkün değil. Hem rekabet yüzünden elde edilecek getiri de o 3-5 kişiyi tatmin etmeyebilir. İnsanlar arasındaki ortaklık krizleri de işin cabası. Genelde insanlar da artık eskisinden daha zengin oldukları için de, hemen herkesin veya eskisinden daha çok insanın cebinde az veya çok bir birikim var. Bir kişinin 5000 TL birikimi, herhangi bir işletme için çok bir anlam ifade etmiyor artık. Ama 100 kişinin cebindeki 5’er bin lira “500 bin” lira ediyor. İşte amaç bu 100 kişiden tasarruflarını bir vaat karşılığı emanete alıp, onu çalıştıracak ve kazanç sağlayacak birine teslim etmek. Büyük bir market (işletme) artık ancak böyle açılabilir. İşyeri açmak isteyen kişinin amacı nedir? “Para kazanmak, zengin olmak, iyi yaşamak, bir şube daha açmak, insan çalıştırmak, hayır-hasenat yapmak”. Evet yatırım yapacak kişi mutlaka bu amaçlardan en az biri için yatırım yapar. Hiç kimsenin, “kâr etmeden insanlara hizmet edeyim” amacıyla bir işe girişmeyeceğini hepimiz biliyoruz.  Edeceği kârdan ortaklarına da bir kâr payı dağıtması gerekecek. Yoksa o işletmeye niye ortak olsunlar ki? Paralarını niye o işi kuracak kişiye teslim etsinler ki? Marketi 5 kişinin 100’er bin lira koyup açmasıyla, 100 kişinin 5’er bin lira koyup açması arasında hiçbir fark yoktur. Dönem sonunda mutlaka bir hesap yapılıp kâr ve zararın ortaklara yansıtılması gerekir. 5 kişinin fiilen ortak olduğu durumda dönem sonunda “zarar ettik” denmesiyle, 100 kişinin ortak olup dönem sonunda “zarar ettik” denmesi aslında aynı şeydir. Ama hiç kimse bir ortaklığa zarar etmek için girmeyeceği için 5 kişinin olayı kabullenmesiyle 100 kişinin kabullenmesi farklı sonuçlar doğuracaktır. Nitekim YİMPAŞ veya İhlas Finans örneğinde olduğu gibi, insanlar “zarar” sonucunu kabullenmemiş ve firmaların önünde yatarak “paramızı isteriz” demiştir. Hatta devleti araya koyup, “bizim paramızı kurtar” diye devlete görev yüklemeye kalkmışlardır.

İnsanoğlu riski sevmez. Garanticidir. Yaratılışı böyledir. Biz bu yaratılışı bugüne kadar değiştiremediysek, bundan sonra da değiştiremeyeceğimize göre (ki böyle bir hakkımız da olmadığına göre) yapmamız gereken insanlara güven vermektir. Garanti vermektir. “Paranı bana emanet edersen ben senin paranı batırmayacağıma, eritmeyeceğime, zarara sokmayacağıma garanti veriyorum” diyen kuruma parasını emanet edecektir. Çünkü bütün varlığı o 3-5 bin liradır ve onu korumak, değerini muhafaza etmek, yarınını garanti altına almak en doğal insan davranışıdır.

İşte bankalar (faizli-faizsiz), ülkenin zenginleşmesi için, gençlerin iş bulabilmesi için, yarınlarımız olan çocuklarımızın bizden daha iyi yaşayabilmesi için tek kaynağımız olan yurt içindeki tasarrufları milyonlarca insandan küçük küçük miktarlarda toplayıp, onları büyük büyük yatırımlara kaynak yapıp, milletimizin zenginleşmesinin, gençlerin iş bulmasının ve ülke ekonomisinin dünyada üst sıralara tırmanmasının aracılık hizmetini yapan kurumlardır. Bankadan kredi kullananlar, riski alıp, yatırım yapıp, insan çalıştırıp, katma değer üreten, zenginleşen ve ortaklarını da zenginleştiren müteşebbislerdir. Onlara ortak olanlar da, küçük küçük birikimlerini tanımadıkları yatırımcıya kaynak olsun diye aracı kuruma teslim eden, ama yatırımcının kazancından da pay isteyen/alan vatandaştır. Yani kısaca, bankaya para yatıran “paradan para” kazanmıyor. Böyle bir şey olması da mümkün değil.  O parayı alıp yatırım yapan müteşebbisin kârından kendi payını alıyor. Reel sektörden kâr payını alıyor. 100 bin lira sermaye koyup kârdan payını alan 5 kişinin kazancı helâlse, 5000 lira koyup bankadan dönem sonunda, parasının o anki ülke şartlarında getirdiği kazancı alan 100 kişinin kazancı da helâldir.

Bütün bunlara rağmen, faizin haram olduğunu düşünerek parasını bankaya yatırmayan, yastık altında veya altında dövizde tutan, bunu da harama girmeyip doğru yaptığını düşünenler aslında kendi halkına, çocuklarına ve ülkeye kötülük yapıyorlar. Bunu da bir sonraki yazıda açayım.

Ayrıca bakınız...

şiddet ve adalet

Şiddet ve adalet

Türkiye’de şiddet çok yaygın bir problemdir. Şiddet, fiziksel, psikolojik ve sözel olmak üzere üç biçimde ...