.: Melik Nazır Esirci

“Faiz değil kâr payı istiyorum”

Bir önceki yazıda (“Bitmeyecek Tartışma:  Faiz”) klasik ekonomide üretimin dört faktörü olduğunu, bunlardan birinin olmaması durumunda üretimin olamayacağını söylemiş ve bunlardan “sermaye” faktörünün üzerinde durmuştum. Çünkü en çok üzerinde tartışılan, bu topraklarda kıt olduğu için pahalı olan, pahalı olduğu için de can acıtan sermayeyi “banka aracılığıyla” elde etmenin getirdiği tartışmalara değinmiştim.

Bu arada, son yüzyıldaki teknolojik gelişmelerin hayatımıza getirdiği bazı yeniliklerin üretimin dört faktörünün mahiyetini değiştirdiğini de görüyoruz. Örneğin robotlar son zamanlarda “emek”in yerini almaya başladı. Hele “yapay zekâ”nın hayatımıza daha çok girmesinin, klasik manadaki emek ve emek hareketlerinin seyrini değiştireceğini görmek lazım. Tamamen kol gücü “emek” üzerine oluşturulmuş bir dolu teori ve literatür belki önümüzdeki dönemde önemini yitirecek. Mesela “home office” denen çalışma türü, üretimin dört faktöründen “toprak”ın önemini yitirmesine yol açacaktır. Bazı girişimciler, mobil haldeyken, sadece tablet ve akıllı telefonlarla, birçok büyük fabrikanın ürettiğinden daha fazla katma değer üreten işler yapıyorlar.

Bu faktörler bu şekilde evrim geçirip, bir kısmı yok oluyorken, dört faktörden “sermaye”nin eski halinde değişiklik olmaması beklenemez. Faize konu olduğu ve yasaklandığı dönemlerde sözü edilen para altındı. Altın daha sonra kâğıda dönüştü. Kâğıt şu sıralar bankalardaki “kayıt”a dönüştü. Önümüzde yeni bir para türü görünüyor. Hatta kullanılmaya ve devletler tarafından da takip edilmeye başlandı bile. O da “bitcoin” gibi sanal paralar. Bütün bu gelişmeler, ilk zamanlarda konulan hükümleri yeniden gözden geçirmemizi gerektiriyor. Yani, değişim aracının altın olduğu dönemde verilen fetva, kâğıda dönüştüğü zaman gözden geçirilmesi gerekmiyor muydu? Altın için yasak edilmiş “faiz”in, üzerine desenler basılmış ve rakamlar yazılmış, ama insanlar tarafından değer verilen, değeri de zamana ve zemine göre değişen “banknot” denilen değişim aracı için de aynı şekilde hüküm altına alınması ne kadar doğrudur?

Paranın altından kâğıda nasıl değiştiğini şu hikâye çok güzel anlatıyor: Zamanında Mekke’den Şam’a ticaret için mal götüren tüccarlar, Şam’dan elde ettikleri “nakit (altın)” hasılatı çölde yanlarında götürürken, eşkıya tarafından soyulmaya karşı bir çare geliştiriyorlar. Şam’daki itibarlı bir kişi, tüccarın elde ettiği altın hasılatı emanete alıyor ve Mekke’deki irtibatta olduğu ve kendisine son derece güvenen bir başka itibarlı kişiye hitaben “tüccar ……’nın bende ……..dirhem altını var, bu kâğıdı kim getirirse, ona o miktarda altını verebilirsin. Bu kâğıdı bana kim getirirse ben de buradan o miktarda altını ona veririm” manasına gelen bir sertifika veriyordu. Bu sertifikayı (banknot) alan şahıs Şam’dan Mekke’ye dönüyor, oradaki itibarlı kişiye gidiyor ve sertifikayı nakde çeviriyordu. Gel zaman git zaman, bu sistem aksamadan sürdürülürken, Şam’daki itibarlı kişinin (banker) aklına bir fikir üşüşüyor. “Nasıl olsa benim yazdığım her kâğıt bu piyasada itibar görüyor, o zaman ben, karşılığında gerçek altın olmadan da böyle bir kâğıt yazsam acaba ne olur” diyor ve karşılığı olmayan bir banknotu birisine veriyor ve Mekke’ye gönderiyor. Mekke’deki banker de banknotu görünce itimat ediyor ve karşılığında altını getiren şahsa veriyor. İşte ilk karşılıksız banknot ve enflasyon bu şekilde ortaya çıkıyor. Artık o noktada eski hükümlerin değişmesi gerekirken bugüne kadar hiç dokunulmamış olması ve zorlama izahlarla geçiştirilmesi, bizi bugünkü çözümsüzlüğe mahkûm etmiştir.

Faiz hakında “haramdır” hükmü verildiği zaman değişim aracı “altın”dı demiştik. Altın bugün, kâğıt parayı (banknotu) basıp piyasaya süren kurumun (merkez bankaları) depolarında emanette (ya da öyle olması gerekir). Yani, merkez bankasının bulunduğu ülkenin hazinesindeki altını birebir satın alacak değerde kâğıt para piyasaya sürülmüş vaziyette. Tabiî bu, kâğıt paranın ilk basıldığı günler için geçerli. Zaman içinde piyasadaki kâğıt para yetmeyince, karşılığında altın olmayan kâğıt paralar da piyasaya sürülmüş ve artık denge kaybolmuş ve tılsım bozulmuştur. Böyle bir durumda geçmişte, örneğin hazineden 100 gr. altın satın alacak kâğıt parayı elinde bulunduran kişi, karşılıksız basılan bu paralar yüzünden artık hazineden 100 gr. altın talep edemeyecek demektir. Belki elindeki banknot artık 80 gr. altın alabiliyordur. İşte bu durum insanları, elindeki nakdin değerini korumak için bir çare aramaya itmiş ve enflasyon farkı kadar miktarı, borç verdikleri kurum veya kişiden talep etmeye başlamışlardır. Örneğin, bir ülkede hazinedeki altın karşılığı olmadan % 20 oranında karşılıksız banknot basılmışsa, bu o ülkede % 20 enflasyon, yani paranın değer kaybı veya alım gücünde düşme olduğunu göstermektedir. İşte insanlar, bir yıllığına borç verecekleri kişi veya kurumlardan bu farkı istemeye başlamışlardır. Buraya kadar olana, din âlimleri de zaman zaman fetva vermişlerdir. Bir kısmı, her ne gerekçeyle olursa olsun içinde “faiz” kelimesi geçen hiçbir getiri helâl olamaz diyerek çözümsüzlüğü tercih etmişlerdir. Bu anlayış, öyle şeylere sebep vermiştir ki, “faiz yemeyeyim” diye birçok insan, veresiye verdiği malın parasını tahsil ettiğinde, sattığı malı yerine koyamamış, verdiği borcu uzun zaman sonra aldığında, aynı rakamlarda geriye aldığı için artık paranın neredeyse geçerliliği kalmamıştır. Ama birçok insan bunu sineye çekmiş, “aman benim boğazımdan haram geçmesin, bu dünyada zarar etsem de öbür dünyada kâr ederim” anlayışıyla hareket etmiştir.

Paranın enflasyon karşısında erimesinin güvencesi olacak “faiz” miktarında artık bir problem kalmamış gibi gözükmektedir. Ancak ikinci kısımdaki sıkıntı hâlâ sürmektedir. Yani, paranın kredi olarak verilmesi ve bunun karşılığında bir menfaat edilmesi amacıyla bankaya yatırılması ve oradan bir menfaat elde edilmesi hâlâ kerih görülmektedir. “Faizle iş gören bankaların yaptırdığı bankoya oturmanın haram olduğu, önünden geçilirse içeriden sızacak havanın teneffüs edilmesinin bile insanın maneviyatına zarar vereceği, devletin cebr yoluyla aldığı bazı paraların geri ödenmesindeki ‘nema’nın ne yapılacağı, mecburen ‘nemalanmış’ paranın üreminin nereye verilmesi gerektiği, maaşını bankadan almanın verdiği sıkıntı” gibi konular dinî inancı kuvvetli insanların gündeminden hiç düşmemiştir. Hatta halk arasında şöyle fetvaların verildiği bile konuşulur olmuştur. Şayet kendi rızan olmadan bankadan veya devletten senin parana bir faiz işlemişse, o parayı alıp ya hayrına tuvalet yaptıracaksın (ki insanlar o paranın üzerine pislesinler) ya da bir fakire vermek üzere odun-kömür alacaksın (ki o para ancak ateşte yanmaya lâyıktır).

Bütün bu endişelere çözüm olarak da “katılım bankacılığı” formülü bulunmuş ve 1980’li yılların ikinci yarısında Türkiye’de de faaliyete başlamıştır. Buradaki mantık, yine mudilerden “belirsiz bir vaat karşılığı” (bankalarda belirli olması haram olarak görülüyor) para toplama, bu parayı kredi olarak talep edenlere nakit olarak vermeyip, onların ihtiyacı olan malı peşin parayla satın alıp, vadeli ve üzerine kâr koyarak, taksitli satma prensibi üzerine kurulmuştur. Yani faizli bankalara bulaşmayacak, elinde birikimi olan inançlı bir kişi, parasını bu kurumlara götürecek, benim param “şu iş sahasında değerlendirilsin” diyecek, kurum da onun parasını, mudinin talep ettiği iş sahasında değerlendirecek, vade sonunda da o iş kolunun kârlılığı kadar payı mudiye ana paranın üzerine koyarak verecek. Tabiî bu durumun, İslam âlimlerinin hep savunduğu “kâra ve zarara ortaklık” prensibiyle alâkası yoktur. Çünkü kimse zarara ortak olmak istememektedir. Şayet parasını yatırırken “bu işin sonunda kâr da var zarar da, buna hazır mısınız” diye sorulsa, alınacak cevap bellidir. Yani, “Müslüman ancak bir işletmeye kâr ve zarar ortağı olursa olur, sadece kâra ortaklık diye bir şey İslama göre caiz değildir” türü anlayışın gerçek hayatta karşılığı yoktur. Bu gerçek bilindiği içindir ki, katılım bankaları hiç bu konuyu gündeme getirmemişlerdir. O kurumlara yatırılan para sadece “kâra ortaklık”tır ve kâr “garanti” olmalıdır. Ancak bu getirinin, faizli bankaların verdiğinden az olmaması da gerekmektedir. Çünkü, bir tanıdığı aynı miktarda bir parayı faizli bankaya yatırdığında % 10 getiri elde etmişse, kendisi faizsiz kurumda % 8 getiride kalmışsa, zarar ettiğini düşünüp, faizli bankaya para yatırmanın hangi durumlarda caiz olacağına dair fetvalar aramaya başlayacaktır. O yüzden faizsiz olduğunu iddia eden kurumlar, gazetelere “yatırdığınız 100 lira, geçtiğimiz 3 ayda şu kadar kâr getirmiştir” diye ilanlar vererek, kendilerinin de faizli bankalar kadar kâr payı verdiklerini göstermek zorunda kalmışlardır. Aslında bu durum, inançlı inançsız bütün insanların menfaatlerinin peşinde koştuklarını, kimsenin zarar etmeye razı olmadığını, verilen fetvaların gerçek hayatta pek bir karşılığının olmadığını göstermektedir.

Bir sonraki yazıda, mudinin bankadan aldığı nemanın faiz olup olmadığını, bankadan kredi alıp, geriye nemalanmış ödeme yapanların ödediklerinin ne olduğunu izah etmeye çalışacağım.

Ayrıca bakınız...

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

Bu yıl Liberal Düşünce Kongresi’nin yirmi ikincisini düzenledik. Her yıl Kasım ayında, Kapadokya’da düzenlediğimiz kongreye, ...