.: Harun Kaban

Yüzleşme Süreci

Bir süre önce Liberal Düşünce Topluluğu’nda düzenlediğimiz bir yuvarlak masa toplantısında, Batı Ermenileri Konferansı’nın iki temsilcisiyle bir araya geldik, verimli bir toplantı gerçekleştirdik, fikir alışverişinde bulunduk. Toplantı çok ufuk açıcıydı. Ben çok konuşmadım, tam ne zaman bir şey söyleyecek olsam, katılımcılardan birisi efradını cami ağyarını mani birkaç cümle ile söylemek istediklerimi ifade etti. Ben de bolca dinledim, not aldım. Toplantı sonunda çok heyecanlı ve ümit dolu bir psikolojiyle, suya yazı yazmadığımızı fark ettim ve notlarımı yazmaya koyuldum. 

Ermeni Meselesindeki Çarpık Algımız

Toplantının benim açımdan en önemli noktası, Ermeni meselesi açısından çok önemli bir algı yanlışı içinde olduğumuzu fark etmem oldu. Mesele sadece Türkiye’nin Ermenistan devletiyle çözebileceği veya bu iki devlet arasında var olan bir sorun değil. Şimdiye kadar meselenin çözümüne dair düşünürken, muhatabın Ermenistan olduğu düşünüyordum ve üzerine çok kafa yormamıştım. Meselenin çözümü için tek muhatap ve adres Ermenistan devleti değil fakat fark ettim ki benim algım da bu yönde. 

Ermeni meselesinde Ermenistan devleti taraflardan sadece birisi. 2,5 milyon nüfuslu devletin yanında 7 milyonun üzerinde olduğu tahmin edilen, Ermenistan dışında yaşayan ve Ermenistan vatandaşı olmayan insanlar var. Tabii bir de halen Türkiye vatandaşı ve Türkiye’de yaşayan 50,000 civarında Türkiyeli Ermeniler var. Sorun üzerine kafa yorarken “Ermeniler” diye bir genelleme yapmak sorunu anlamayı maalesef imkânsızlaştırıyor. Her grubun talepleri de, sorunları da birbirinden çok farklı, gruplar arasında fikir birliği olmadığı gibi, gruplar da homojen değil. Dolayısıyla sorunun çözümü üzerine kafa yorarken bu üç muhatabı da ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor.

Sorunun çözümüne gitmek için önce yıllardır varolan ve sorunu anlamayı zorlaştıran bir algı yanlışını düzeltmek gerekiyor. Bu aynı zamanda meselenin çözümünde muhatabın belirlenmesinin önemini öne çıkarıyor.

Muhatap Kim?

Ermenistan devletiyle olan sorunlar ortada. Karabağ meselesi ve Azerbaycan ile ilişkilerimiz gibi başlıklar var, görünen en temel sorun, iki devlet arasındaki sınırların kapalı olması ve diplomatik ilişkilerin olmayışı. Burada Ermenistan’ın ve Türkiye’nin devlet tutumundan kaynaklanan, birbirinin yansıması birçok başka sorun da var. Aynı şekilde, devletlerin adım atmak için stratejik olarak öne sürdükleri çeşitli öncelikler, kırmızı çizgiler, olmazsa olmazlar… Diplomatik ilişkilerin artırılması veya sınırların açılması gibi adımların atılmasını tıkayan “öncelikler” yada politikalar… Esasen Kıbrıs’ta da önümüzde duran sorunların benzerleri. Dolayısıyla Ermenistan’la olan sorunumuz tek başına “Ermeni Meselesi”ni tanımlamıyor, daha çok iki devlet arasındaki stratejik meselelerin bir de derin tarihsel kökleri olan bir travma ile kangren olmuş hali söz konusu ve başta da belirttiğim gibi, Ermeni meselesinde Ermenistan devleti tek muhatabımız değil.

Ermenistan devletinin muhataplığının sorun oluşturan bir diğer boyutunu da meselenin diğer aktörleri, yani Türkiyeli Ermeniler ve Ermenistan vatandaşı olmayan dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Ermenilerin durumu oluşturuyor. Bu gruplar homojen değil, bir kısmı Ermenistan devletinin muhataplığını destekliyor, bir kısmı ise Ermenistan ile yapılan anlaşma, müzakere veya sorunun çözümü açısından atılan adımlara şüphe ile bakıyorlar, bazıları doğrudan Ermenistan’ın bu sorunun çözümünde taraf olmadığını iddia ediyor. Düşününce, Türkiye vatandaşı veya ABD vatandaşı bir Ermeni’nin sorunlarının ve bu sorunların çözümü için öngörülen adımların, vatandaşı olmadığı, belki hiç gitmediği bir devletle müzakere edilmesi garip görünüyor.

Ermenistan dışında yaşayan 7 milyon ermeni çok kabaca “diaspora” diyerek tanımlanıyor fakat bu terim ve tanım da bu büyük nüfusu karşılamıyor. Diasporanın “lobici” vurgusunun ön planda olduğu ve son derece olumsuz yerleşmiş anlamı, sorunun konuşulmasını zorlaştırıyor. Nitekim, diaspora deyince, içinde radikal grupların olduğu gibi son derece ılımlı ve diyaloga açık grupların da olduğunu bilmek gerekiyor; bu kadar büyük bir nüfus doğal olarak homojen değil. Radikal grupların etkili olması görüntüyü maalesef olumsuz manada değiştiriyor.

Ermenistan devleti üzerinde önemli ölçüde etkisi olan gruplar, dünyadaki soykırım meselesinde algıyı oluşturan baksın gruplar da genelde radikal gruplar. Açıkçası pek diyalog kanalları da açık denemez. İşte burada, grupların homojen olmamasının bir faydasını görüyoruz. Muhatap olarak, medeni tartışmalara açık, diyalog kurmaya istekli gruplarla muhatap olunarak yol alınabilir. Müzakere süreçlerinin yürütülmesinde çok önemli katkı sunabilirler. Misafir ettiğimiz Batı Ermenileri Konferansı da bu manada büyük bir fırsat.

Türkiyeli Ermenileri düşündüğünüzde, durum daha da belirginleşiyor. Doğma büyüme Diyarbakırlı, İstanbullu birinin sorunlarının Erivan’la müzakere edilmesi çok abes duruyor. Nitekim bu insanların en temel sorunlarının başında Milli Eğitim politikası yatıyor, mesela yakın zamana kadar her sabah bütün öğrencilere zorla okutulan “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye başlayan ve son demokratikleşme paketi ile kaldırılan and Türkiyeli Ermeniler için önemli bir meseleydi. Son yıllarda buna benzer bazı başka iyileşmeler de oldu fakat toplumsal yaşama ne kadar yansıdı ve bürokrasi bunları ne kadar içselleştirdi tartışılır. Bu manada, meselede toplumsal algı da çok geride.

Hasıl-ı kelam, meselede üç muhatabımız var ve her birini dikkate almak zorundayız.

Batı Ermenileri Konferansı’ndan gelen dostlarımızın bir cümlesi çok şey anlatıyor ve açıkçası sorunun çözümü için çok önemli bir yol tarif ediyor. Kendilerini tanımlarken “Osmanlı Ermenileri” diyorlar. Dolayısıyla Ermeni meselesinde Türkiye’nin sorunu Ermenistan devleti ile çözmeye çalışmasını eksik buluyorlar. Yine çok anlamlı bir itirazda bulunuyorlar: “Biz Ermenistan devleti vatandaşı değiliz, birçoğumuz başka devletlerin vatandaşlarıyız ve Ermenistan’a hiç gitmeyen birçok Ermeni var. Bizim memleketimiz Anadolu, dolayısıyla sorunumuzu kendi devletimizle, Türkiye ile çözmek istiyoruz. Ermeni meselesi bir ‘dış sorun’ değil, bir ‘iç sorun’dur. Bizim sorunlarımızın da Türkiye’nin son 10 yılda yaşadığı demokratikleşme sürecinde değerlendirilip, bu sürece dahil edilmesi ve çözülmesini istiyoruz.” Örnek olarak da Kürt meselesinde devam eden barış sürecini gösteriyorlar ve sorunun çok taraflı olduğunu, taraflar arasında medeni müzakerelerle barışçıl ve yapıcı bir şekilde konuşularak adımlar atılabileceğini belirtiyorlar. Bu bakış açısı aslında müthiş bir kapı açıyor.

Tanımları Güncellemek ve Demokratikleşme Süreci

Öncelikle muhatabın tek olmadığını bilip, çatışmanın çözümüne bu çok muhataplı yapıyı hesaba katarak, her aşamada ne yapabileceğimizi iyi müzakere edip, bazıları acil bazıları zaman içinde atılması gereken adımları atarak yapabiliriz. Bu adımları atarken de galiba bazı tanımları güncellemek gerekiyor. Yüzyıllık ezberlerimizi bozup, sorunu yeni dünyanın gerçekleriyle tanımlamamız gerekiyor.

Kendilerine “Osmanlı Ermenileri” diyen dostlarımız önemli bir şeyi vurguluyor: “Burası bizim vatanımız” diyorlar. Bu lafı biraz derinlemesine düşündüğünüzde aslında meseledeki en temel algıyı değiştirmiş oluyoruz, Ermeni meselesi yıllardır tanımlandığı gibi bir güvenlik meselesi ya da dış dünyada ülkeyi zor duruma düşüren bir “dış sorun” değil, tam aksine bir “iç sorun”, bizim kendi vatandaşlarımızla devletimiz arasındaki bir meseledir. Yüz yıl önce “yerinden edilen” vatandaşlarımızın bu haklarının iadesi, mağduriyetlerinin giderilmesi meselesidir. Burada dostlarımızın Barış Süreci ve Türkiye’nin son on yıldır yürüttüğü demokratikleşmeye vurgu yapmalarının ne kadar isabetli olduğunu anlıyorsunuz. Onları ümitlendiren, demokratikleşen, özgüvenini toparlayan ve “kendisi ile yüzleşen” ülkelerinin artık kendilerini de fark edip, bu mesele ile yüzleşebileceğine dair edindikleri kanaat.

Tanım olarak meseleyi “dış kaynaklı” bir sorun olarak görmek yerine, kendi vatandaşlarımızın bir sorunu olarak görünce sorunun çözümünde önemli bir kapı açılıyor. Batı Ermenileri Konferansı’ndan dostlarımızı ümitlendiren demokratikleşme sürecinin başarısının ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Kürt meselesinde onca badireye rağmen aldığımız yol ve geldiğimiz nokta, tarihi bir yüzleşme fırsatını da önümüze seriyor. Kürt meselesinde başarıyla devam eden “barış süreci” aslında yeniden kurduğumuz “demokratik cumhuriyet”in üç sacayağından birisi; diğer iki ayak ise Alevilerin sorunları ve Ermenilerin sorunları. Bu sorunların halli ve medeni demokrasiler arasında yerimizi almamız için tarihi bir eşikte olduğumuzu gösteriyor. Kürt meselesi şükür ki “geri dönülemez” bir şekilde “iyiye gidiyor”, Alevilerin sorunlarında bir önceki demokratikleşme paketinde daha geniş bir düzenleme için ayrılan Alevi taleplerine ilişkin bir paketin gelmesini bekliyoruz. Bunun yanına Ermeni meselesinin de gündeme bu formatla alınıp adımlar atılması çok şeyi değiştirecektir.

Not: Bu yazıyı iki ay önce yazdım, eskidi biraz. Bir yandan her geçen gün totaliterleşen bir rejimde, her gün biraz daha ağırlaşan baskılar altında bir diktatörlük zulmüyle inlerken, yazıda sorduğum soruları çok geride bırakan bir gündeme geldik. Yazının bazı soruları gereksiz kaldı ama ilk yazdığım haliyle yayınlıyorum. Ermeni dostlarımızı heyecanlandıran Barış Süreci’ne bir kardeş eklemek lazım, bir Yüzleşme Süreci başlatmak lazım.