.:

Yeni strateji

Hükümetin Kürt sorununda tespit ettiği yeni stratejiyi destekliyorum.
Zaten ben en başından bu yana, “Kürtler’in statüsü” diye özetleyebileceğimiz sorunun PKK’yla pazarlık yoluyla çözülmeye çalışılmasının son derece yanlış olduğunu; bu konunun bütün Kürtler’i ilgilendirdiğini; terör örgütüyle kapalı kapılar ardında pazarlıkla değil, siyaset zemininde geniş katılımlı tartışmalarla sonuç alınabileceğini savundum. PKK’yla görüşülebilecek yegane şeyin ise silahların bırakılması için izlenecek prosedür; militanların dağdan indirilmesi, önder kadro için bulunacak formüller; düşünülebilecek bir affın kapsamı gibi konular olabileceğini vurguladım.

Öte yandan asıl yapılması gerekenin “resen demokrasi” olduğunu; hükümetin Anayasa değişikliğini bile beklemeden, hatta diğer partilerin desteğine bile ihtiyaç duymadan derhal hayata geçirebileceği birçok reform olduğunu, siyaset alanında PKK’nın tekelinin kırılıp çok sesli bir yapıya geçiş için ortam yaratılması gerektiğini defalarca yazdım, çizdim.

Bu yüzden de, şu anda ortaya atılan stratejiyi olumlu buluyorum. Ama hükümetin bu stratejiyi uygulama noktasındaki kararlılığına da pek güvenemiyorum. Bu güvensizliğimin temelinde de Kürt sorunu konusunda yakın geçmişte gözlemlediğim hatalar ve tutukluklar yatıyor.

İkinci ayak lafta kaldı

Aslına bakarsanız, bugün açıklanan strateji pek de yeni değil. Hükümet Silvan saldırısının hemen ardından PKK’yı da Kandil’i de muhatap almayan ve terörle daha etkili mücadele içeren bir çizgi izleyeceğini açıklamıştı. Ayrıca hükümetin Silvan sonrası açıklamalarında altını çize çize yaptığı “PKK’ya karşı etkili mücadele yürütülürken demokratikleşme hamlelerinden asla vazgeçilmeyeceği” vaadini de hatırlıyoruz.

Peki ne oldu?

Açıklanan stratejinin birinci ayağı uygulandı; PKK’ya ve KCK’ya karşı sayısız operasyon yapıldı ve örgüte büyük darbeler vuruldu. Ama ikinci ayak (demokratikleşme ayağı) tamamen lafta kaldı. Biz ağustos ayından bu yana hükümette Kürt sorunu ile ilgili (Dersim konusunda takınılan cesur tutumu bir yana bırakırsak) hiçbir reform çabası görmedik.

Oysa yapılabilecek o kadar çok şey vardı ki…

Mesela, bugün açıklanan “yeni strateji”de yer alan “Yerel yönetimlerin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı çerçevesinde güçlendirilmesi” hedefinin gerçekleşmemesi için ne engel vardı? Türkiye’nin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na koyduğu şerhlerin kaldırılması bir Bakanlar Kurulu kararına bakardı. Üstelik bu konuda CHP’nin de pürüz çıkaramayacağını, zira şerhlerin kaldırılması konusunda Kılıçdaroğlu’nun da seçimlerde vaatte bulunduğunu biliyoruz.

Mesela, “Kürtçe’nin seçmeli ders yapılması” konusunu bu kadar konuşmak yerine, hayata geçirivermenin karşısında ne gibi bir engel vardı? Milli Eğitim Bakanlığı, 2013 ders yılında Arapça’yı seçmeli ders yapma kararını alırken, neden yanına bir de Kürtçe’yi ekleyivermedi? Tamam, “seçmeli ders” formülü, Kürtler’in bir kesimine yetmezdi ama yine de bir ilerleme olur, daha iyisi için umut yaratırdı.

BDP muhatap alınmazsa

Yeni stratejide “Çözüm yeri olarak parlamento dışında hiçbir zemin kabul edilmeyecek; ipleri İmralı ve Kandil’in elinde olmayan, demokratik yollarla seçilerek Meclis’e gelmiş, siyasi inisiyatif kullanabilecek parti veya partilerle muhatap olunacak” deniyor.

Bu ifadeden BDP’nin de muhatap alınmayacağı gibi bir sonuç çıkıyor ki, böyle bir tutum, çözüm yeri olarak parlamentoyu işaret eden söylemi de anlamsız hale getirir. Zira ister beğenelim, ister beğenmeyelim, BDP demokratik yollarla seçilerek Meclis’e gelmiş meşru bir partidir ve ciddi bir temsil gücü vardır.

Kürt sorununu çözmek isteyen bir iktidar, BDP’nin ikili karakterini mutlaka göz önüne almak; bu parti üzerindeki İmralı-Kandil vesayetini gördüğü kadar, meşruiyetini ve temsil gücünü de görmek zorundadır. Bir yandan Kürt sorununu tartışmak için meşru temsilciler ararken, bir yandan da iyi-kötü var olan temsilciyi muhatap saymamak çözme isteği konusunda soru işareti yaratır.

 

Bugün, 24.03.2012