.: Burak Ertaştan

Tam Kapanmaya Karşıyım

Son bir yıl, salgınla topyekûn mücadeleyle geçti. Dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi, ülkemizde yürütülen mücadelenin ön safında da hükümet vardı. Aldığı tedbirleri kimi zaman yetersiz, kimi zaman orantısız bulduk. Kimimiz karar almakta geciktiğini, kimimiz acele ettiğini düşündü. Velhasıl eleştirecek bir yan hep vardı. Hükümetin bugüne kadar aldığı tedbirlerin en serti ve kapsamlısı olan kapanma kararı da eleştirilmeyi fazlasıyla hak ediyor. En iyi tarafı, diğer ülkelere kıyasla çok daha az sürecek bir kapanmayı öngörüyor oluşu.

Kapanmayı kimler destekliyor?

Salgının yükünü en çok çeken sağlık çalışanları en başından beri olabildiğince geniş ve uzun süreli bir kısıtlama, hatta kapanma talep ediyorlardı. Kendi cephelerinden haklılar da. Evden çalışan beyaz yakalılar ile maaşlarını hiçbir kesintiye uğramadan almaya devam eden memurlar, kapanmaya sıcak bakan diğer kesimler.

29 Nisan akşamı yürürlüğe giren kapanma kararı en çok özel sektörü vurdu. Bu nedenle, işçisi ve işvereniyle bu karara sonuna kadar karşı çıkıyorlar. Tenha bir parkta oturmak veya tek başına yürüyüş yapmak gibi çok basit zevkleri bile elinden alınanlar da bu karardan rahatsız. Hal böyle olunca, kapanma karşıtı cephe epeyce güçlü.

Tedbir ihtiyacını anlamakla birlikte, tam kapanma kararını ben de ağır buluyorum. Alınan ve alınacak bütün tedbirler mümkün olduğunca kısa süreli olmalı, vakitlice duyurulmalı. Umumî olmaktan ziyade sektörel veya mahallî kısıtlamalara başvurulmalı. Ne demek istediğimi seyahat yasağı üzerinden açıklamaya çalışacağım.

Seyahat yasağı ve topluluk psikolojisi

Virüsün başkalaşmış ve çok daha kolay bulaşan bir türü olan İngiliz mutantı ülkemizde evvelâ kıyı Karadeniz’de görüldü. O dönemde bu bölgeye giriş-çıkış yasağı getirilmesi, salgının yayılma hızını azaltmaya dönük yerinde ve makul bir tedbirdi. Ancak bu yapılmadı.

Kapanmayla birlikte yürürlüğe giren seyahat yasağı, yukarıdaki örnekten farklı olarak ülke çapında ve ‘genel’ bir tedbir. Yasak devreye girmeden önceki birkaç gün boyunca yaşananlara bakınca, bu tedbirin aynı derecede işe yarayacağından emin değilim. Attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değmeyecek sanki.

Normal şartlarda bir araya gelme ve aynı anda yola çıkma ihtimali çok düşük olan insanlar, yasağın duyurulmasıyla otogarlara hücum etti. Hem garlarda hem otobüslerin içinde hiç tanımadıkları kişilerle bir araya gelen, oturan, yanyana seyahat eden ve saatlerce aynı havayı soluyan yüzbinlerce insan virüsü hem birbirine hem de ülkenin bir ucundan diğerine taşıdı. Belli bir saate veya takvime bağlanan her toplumsal hadisenin, belirlenen vakit yaklaştıkça paniğe ve infiale sebep olduğu bir topluluk psikolojisine şahit olduk.

Tam kapanma öncesi İstanbul’da yapıldığı gibi ‘saat 17:30’da bütün alışveriş yerleri kapanacak’ derseniz, normal şartlarda birbirini görme ihtimali bile olmayan kişileri aynı market kuyruğunda buluşturur, o saatte mesaide olan pekçok insanı alışveriş yapamadan eve girmek zorunda bırakırsınız.

Aynı hata, tam kapanma öncesinde sokağa çıkma yasağı 19:00 gibi çok erken bir saatte başlatılırken de yapılmıştı. Yediden önce evde olmak isteyen insanlar büyükşehirlerde trafiği kilitlemekle kalmamış, toplu ulaşım vasıtalarında yaşanan izdiham virüse adeta davetiye çıkarmıştı.

Tam kapanma yerine

Yasaklar konusunda geçen sene bu vakit ne durumdaymışız diye baktım. Bugünkünden biraz daha hafif bir tablo varmış. Marketler hafta içi saat 21:00’e kadar açıkmış, sokağa çıkma yasağı gece yarısı başlıyormuş. Hafta sonu her yer kapalı, sokağa çıkmak yasakmış.

Bana kalsa tam kapanmaya gitmez, hafta içi sokağa çıkma yasağı ile marketlerin kapanış saatini 21:00’de birleştirir, marketlerin hafta sonu açık kaldığı süreyi kısaltırdım. Böylece alışverişler hafta içine kayar, hafta sonu sokağa çıkanların sayısı azalırdı. Hafta içi akşam dokuz, eve rahatça dönülebilecek kadar geç, iftarda misafir ağırlamanın önüne geçebilecek kadar erken bir saat -iftara gidenler yatıya kalmayı düşünmüyorlarsa tabii.

Hükümet bu riski niye aldı?

Kapanma kararının sosyo-ekonomik maliyeti öyle yüksek ki bilhassa orta ve alt gelir grubuna mensup kesim üzerinde yıkıcı bir etki yaratıyor. Kapanmayla elde edilecek netice, maruz kalınan maliyete değmeyecek. Öyleyse hükümet bu kararı niye aldı?

Bu sorunun cevabı, 60 binin üstüne çıkan vaka sayısı değil bence. Vaka sayısı, kapanma kararından önce azalmaya başlamıştı çünkü. Aradan bir hafta bile geçmediği ve kapanmanın sonuçları tabloya yansımadığı halde, vaka sayısı yarı yarıya azalmış durumda. Sırf bu bile kapanma kararında acele edildiğini gösteriyor.

Sağlık camiasındaki tanıdıklarım, bir süre öncesine kadar hastanelerdeki ‘yatan’ ve ‘yoğun bakım’ oranlarının kaldırılamaz noktaya doğru ilerlediğini söylüyorlardı. Muhtemelen tabloyu hükümet de böyle okudu ve vakalardaki düşüşün hastanelere yansımasını beklemeden daha sert tedbirler alma ihtiyacı duydu.

İkinci ve daha stratejik sebep, turizm sezonuna ‘dünyanın en çok vaka açıklayan üçüncü ülkesi’ olarak girmemek. Hem mutad sorunumuz cari açığın finansmanı hem son dönemde ülkemizi döviz kuru üzerinden sıkıştırmaya yönelik hamlelerin boşa çıkarılması için bereketli bir turizm sezonuna ihtiyacımız var. Görebildiğim kadarıyla hükümet, ülkemizin yurt dışındaki görünümünü zedeleyen ve Akdeniz çanağındaki en büyük rakipleri İspanya ve Yunanistan tarafından aleyhte kullanılmaya fazlasıyla müsait bu sorundan turizm sezonu açılmadan kurtulmak ve vaka sayısını bir an önce düşürmek istiyor.

İçki satışının yasaklanması

Lokanta, pastane ve kafelerin müşterilerine servis açması 13 Nisan, yani Ramazan’ın ilk günü itibariyle yasaklanmıştı. Bahsettiğim işletmeler o tarihten beri gel-al veya uzaktan siparişle hizmet veriyorlar. Bir başka deyişle bu sektör, 28 Nisanda başlayan tam kapanmaya 15 gün önce girdi. Bu aleni bir haksızlıktı.

Geçtiğimiz hafta bir başka gayri âdil muamele ile ‘kapanma döneminde içki satışı yasağı’ geldi. Her iki uygulama da toplumu devlet eliyle muhafazakârlaştırma çabasının bir ürünü ve net bir özgürlük ihlâli.

İçki satışına getirilen yasak ‘içkinin temel ihtiyaç malzemesi olmaması’ ve ‘tekel büfelerini haksız rekabetten korumak’ argümanlarına dayandırılıyor. İhtiyaçlar arasında bir hiyerarşi yoktur ve temel ihtiyacın ne olduğu kişiden kişiye değişir. Bu yüzden ihtiyaçları belirleme yetkisi hükümetlere bırakılamaz. Tekel büfelerini haksız rekabetten korumanın daha kolay yolu, marketler ve kuruyemişçilerle aynı şartlarda bu büfelerin de çalışmasına izin vermekten geçer.

Yükselen itirazlar karşısında bugün kırtasiye ürünleri, deodorantlar ve elektrikli ev eşyaları gibi ‘hükümetin temel ihtiyaç maddesi olarak görmediği’ diğer ürünlerin marketlerde satışı da yasaklandı. Kapanma döneminde sadece marketlerin açık olduğu hesaba katılacak olursa, bu ürünlere erişimin yasaklandığı anlamına geliyor bu. Evde resim yaparak oyalanan çocuğunuzun pastel boyası bittiğinde, yenisini alamayacaksınız yani.

Toplumun ve piyasanın işleyişine yapılan her müdahale yeni sorunlar üretiyor. Bu sorunları çözmek ve hatayı düzeltmek isteyen hükümetler yeni ve daha büyük müdahalelere başvurmaya mecbur kalır. Bu döngü ta ki hayatın her veçhesi devlet tarafından kuşatılana dek akar gider. Tam kapanmaya itirazımın en önemli sebebi bu zaten: Devleti gündelik hayatın içinde daha az görmek. Çok mu şey istiyorum?

Kısa kısa

1) Son bir yıldaki mesaileri için sağlık çalışanlarına müteşekkirim. Büyük bir fedakârlıkla çalışıyorlar. Ancak onları veya başka bir meslek grubunu kutsallaştırmaya, imtiyazlı bir zümre haline getirmeye matuf ‘sağlık çalışanlarına şiddet’ kabilinden hususî düzenlemelere karşı olduğumu üzülerek belirtmek isterim. Şiddete başvurarak sağlık çalışanlarının görev yapmasını engelleyenlere Ceza Kanununun 265. maddesinde belirtilen üst sınırdan ceza verilebilir. Bu hüküm caydırıcı değilse, yine ceza kanununda yapılacak bir değişiklikle üst sınır artırılabilir.

2) Bu dönemde sağlık çalışanlarına yapılacak en büyük iyilik, sağlık sistemini yeni kadrolarla takviye etmek olacaktır. Bu amaçla kamuda ilâve kadrolar açmak yerine, yeni atanacak kadroların dağılımında Sağlık Bakanlığı lehine kaydırmalar yapmak en doğrusu.

3) Getirildiği dönemde Tabipler Birliği’nin şiddetle karşı çıktığı ‘yabancı hekim’ önerisi tekrar gündeme alınmalı. Başta Suriyeliler olmak üzere ülkemizde misafir ettiğimiz farklı uyruktaki yetişmiş insan gücünden azami derecede faydalanmalı, gerekirse yurt dışından sözleşmeli doktor istihdam etmeliyiz.

4) Eğitim sistemimiz sınav üzerine kurulu. Öyle ki yüzyüze eğitime devam eden öğrenciler bile o yıl sınava girecekler arasından seçiliyor. Halbuki zorunlu eğitimin temel hedefi okuma-yazma öğretmek, okur-yazar sayısını artırmak olmalı. Bu noktadan hareketle ilkokulun ilk iki sınıfı (geçen senenin ve bu senenin birinci sınıfları) kapanma sona erdikten sonra mutlaka yüzyüze eğitime dahil edilmeli, gerekiyorsa yaz okulları açılmalı.