.: Bekir Berat Özipek

Sevan Nişanyan adalet bekliyor

“Diyelim ki Şirince’de Hasan Dayı’nın elli yıllık ahırı bir gün şiddetli yağmurda çöktü. Hasan Dayı’nın izlemesi gereken prosedür şöyle.”

Böyle başlamış Sevan Nişanyan, Şirince Meydan Muharebelerinin Mufassal Tarihçesi kitabına. Sit alanı ilan edilen bir yerde yaşamanın insanlar için nasıl bir kabusa dönüştüğünün ve onların evlerine bir çivi çakarken bile her an kanunu çiğnemek durumunda kalmalarının hikayesini anlatıyor.

“Hasan Dayı yıkılan ahırı için önce bir mimar tutup röleve ve restorasyon projesi hazırlatacak. Sonra projeleri alıp Bayındırlık ve İskan Müdürlüğüne gidecek. Müdürlük Koruma Kurulu’na yazıp.” Gerisini tahmin ediyorsunuzdur her halde. Pratik olarak hiçbir köylü, hayatın olağan akışına aykırı olan bu prosedürleri izlemiyor.

Kitaptan okumaya devam edelim: “Hasan Dayı iki usta tutar. Bir gece bir kamyon briket getirip ahırını onarıverir. Belli olmasın diye üstünü naylonla örter. Köy heyeti olayı anlayışla karşılar. Kaşla göz arası iş kapanır.”

Bu aslında Nişanyan’ın kendi hikayesi. Ama bir farkla: Nişanyan sit alanına ilişkin mevzuatı sessiz sedasız çiğnemek yerine, yedi mahalleye duyurarak, bir tür sivil itaatsizlik şeklinde, alenen, hatta biraz abartarak çiğnedi.

Bunu yaparken Şirince’ye çok güzel yapılar kazandırdı. Şimdi 10 yılı kesinleşmiş olmak üzere, toplam 25 yıllık ceza riskiyle hapiste yatıyor.

Bu düğümü nasıl çözmeli?

Tarihi ve kültürel dokusuyla özel bir yerin sit alanı ilan edilmesi ve orada dejenere edici yapılaşmaya izin verilmemesi çok doğru. Ama aynı zamanda bu konudaki mevzuatın ömür törpüsü olduğu ve insanların pratik olarak onu her an ihlal ettiği de. Nişanyan’ın suçu aykırı kişiliği ve fikirleri mi? Yoksa köye “Hodri Meydan Kulesi” dikerek herkesin sessizce işlediği suçu göstere göstere işlemesi mi? Ne fark eder? Her durumda ortada insanın adalet hissini tatmin etmeyen bir durum var.

İki yol

Nişanyan sivri dilli, aksi, insanları kendisinden soğutan biri. Bu yüzden savunanı çok değil.

Ama elbette bu adaleti hak etmediği anlamına gelmiyor ve ömrü araştırma ve kitapla geçmiş bir entelektüeli, bilgisayarsız, internetsiz bir dört duvar arasında tutmak gerçek bir işkence etkisi yapıyor. Üstelik sağlık durumu da kaygı veriyor. Öğrendiğim kadarıyla Nişanyan bu suçtan hapiste olan tek kişi.

Öyle veya böyle, ortada hukukun eşitlik ilkesine aykırı bir durum var. Eğer uygulanması durumunda yaygın ihlal üreteceği için gözardı edilen bir norm bir birey için işletiliyorsa, orada bir sorunun varlığından söz edilebilir.

Benim adaletten anladığım, eğer bir mahkeme, bir yüksek mahkeme, bu Anayasa Mahkemesi de olabilir, hukuku mevzuatın uygulanmasından ibaret görmüyorsa, nihai anlamda hukukun amacını adaletin tesisi amacı olarak görüyorsa, amaçsal bir yorumla ona verilen cezanın hukuka aykırılığını tespit edebilir.

İkincisi belki çok daha basit ve pratik bir yol; onu da Prof. Ali Nesin ile Nişanyan’ın avukatı Gülçin Avşar öneriyor. Bu yol da “Kültür Bakanlığı’nın Sevan Nişanyan’ın Şirince’de yaptığı mimari eserleri -ki sahiden etkileyici, gidip gördüğüm için söylüyorum- korunması gereken kültür varlıkları olarak tescil etmesi.”

Hukukçu değilim. Ama her insan gibi ben de adaleti hissedebiliyorum ve onu herkes için istiyorum. Nişanyan için de.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 02.05.2016