.:

Osman Can-Mehmat Uçum – Hem politik hukuk açısından hem pozitif hukuk açısından TBMM Başkanlığı’nın Türk ve Tuğluk kararı yanlıştır

Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk anayasa değişikliğine göre milletvekili değil mi? Aslında önce bu soruya yanıt vermek gerekirdi. İşin usulü bundan sonra tartışılmalıydı. TBMM anayasa değişikliğini kabul etti. Halk %58’le bu değişiklikleri uygun buldu. Asille vekil arasındaki vekâlet ilişkisine anayasa yoluyla yapılmış müdahale ortadan kaldırıldı. Yürürlüğe giren yeni hükümlere göre vekâlet ilişkisi ihya edildi. Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk fiilen 12 Eylül 2010 akşamı referandum sonuçları açıklandığında hukuken de resmî kesin sonuçlar Resmî Gazete’de yayınlandığında milletvekilliği statüsü kazandı. Buna itirazı olan var mı? Yok. Dikkat edilirse TBMM Başkanlığının kararı da “hayır bu kişiler milletvekilliği statüsünü kazanmadılar” gerekçesine dayanmıyor.

Böyle bir konuda görevli veya yetkili makam tartışması yapılabilir mi? Anayasa Mahkemesi’nin kararı inşai nitelikte değil de tesbit niteliğinde bir karar ise ve bu tesbit yürürlükten kaldırılmış anayasa hükmüne dayanıyorsa o zaman Meclis Başkanı’nın yetkili yahut görevli olmadığına yönelik bir yaklaşım ne denli hukuka uygun olur?

 
Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması ve Anayasa değişikliği
Hem politik hukuk açısından hem pozitif hukuk açısından TBMM Başkanlığı’nın Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk hakkında verdiği karar yanlıştır. Politik hukuk açısından yanlıştır çünkü Meclis’in en yüksek karar organı olması beklentilerine ve bu yöndeki hukuk siyaseti tercihlerine aykırı bir tutum alındı. Bu konunun sıradan bir hukuksal sorunun ötesinde makro siyasetle ilgili olduğu gerçeği görülmedi. Pozitif hukuk açısından yanlıştır, çünkü doğrudan anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesiyle hukukileşmiş bir statü Meclis Başkanlığı’nca tanınmadı.

Anayasa’ya aykırı bir karar verildi. Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı 25. Parti Demokratik Toplum Partisi’dir. Bu parti mevcut bürokratik ideolojinin tanımladığı çerçevenin dışına çıkarak barış temelinde özgürlük ve demokrasi mücadelesi verdiği için kendinden önceki birçok siyasi partinin akıbetine uğradı ve kapatıldı.

Toplumda bu partinin kapatılmasına yönelik bir uzlaşma olmadığı, aksine kapatılması durumunda barış imkânının ortadan kalkacağı inancı çok güçlü olduğu halde, Anayasa Mahkemesi zorunlu bir toplumsal ihtiyacın bulunduğu kanaatine ulaşarak partiyi kapattı. Bununla yetinilmedi. Kürt muhalefetinin barışçı sesi olan iki önemli siyasetçinin milletvekilliği düşürülerek siyaset yapmaları yasaklandı. Kısacası antidemokratik aktörlerin makro siyasetinin gereği yerine getirildi.

Partinin kapatılması gerek Türkiye kamuoyunda, gerekse uluslararası kamuoyunda çok yoğun tepkilerle karşılaştı. Türkiye halkının meşru temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1995 ve 2001’de olduğu gibi bu defa da bürokratik hegemonyanın adaletsiz girişimlerine karşı sessiz kalmadı ve Anayasa değişikliği sürecini başlatarak siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştırdı. Bir yandan Anayasa Mahkemesi’nin yapısı üye sayısı arttırılarak çoğulculaştırıldı. Diğer yandan da partilerin kapatılması için karar yeter sayısı 2/3’e çıkarıldı. Buna bağlı olarak kapatılan siyasi partilerin milletvekillerinin düşürülmesine ilişkin Anayasal düzenleme ortadan kaldırıldı.

Bu değişikliklerin -boykot tutumunun pozitif argümanları da dikkate alındığında- toplumumuzun büyük bir çoğunluğunun desteğini alarak 12 Eylül 2010 tarihinde kabul edilmiş olması son derece önemlidir. Çünkü bu kabul Anayasa Mahkemesi’nin -siyasi partileri kapatmak da içinde- cezalandırma pratiklerinin hiçbir koşulda meşru görülmediğini kanıtlıyor. Toplum, bürokratik kurumların siyasete müdahalesine karşı çıkmış, kendi temsilcilerinin kaderi hakkında ancak ve ancak kendisinin söz sahibi olduğunu ortaya koymuştur. Gerçekten de yalnızca parti kapatılması zorlaştırılmadı, kapatma kararlarının toplumun verdiği vekâlete karşı hiçbir geçerliliğinin bulunmadığı kabul edildi. Toplumumuz kendi verdiği vekâletin geçersizliğini ilan eden bürokratik girişimleri bütün sonuçları itibariyle ortadan kaldırdı, onu gayri meşru ilan etti.

 
Anayasa değişikliğinin konuya ilişkin sonuçları
Anayasalar meşruiyetin asli ve birincil dayanağı olduğundan, önceki bir yasal düzenleme veya buna dayanan bir yargısal karar gerekçe gösterilerek yeni Anayasa kuralının geçersiz ve etkisiz kılınması söz konusu olamaz. Anayasa, aksi yönde geçici ve istisnai bir hüküm öngörmediği sürece, yürürlüğe girdiği andan itibaren, gerek hak ve özgürlük boyutuyla, gerekse statü itibariyle önceki tasarrufları geçersiz kılıcı etki yaratır. Önceki hukuksal engeller hiç yokmuş gibi hak ve özgürlük güvencesi yaratır, önceki hukuksal statüler veya statü engelleri, hiç yokmuş gibi etki ve sonuç doğurur. Bu nedenle, 2010 Anayasa değişiklikleri örneğin 12 Eylül 1980’den itibaren darbecilerin yargılanmasına ilişkin statüyü, baştan itibaren yeniden tesis etti. Bu süreçte doğrudan doğruya eski Anayasal kuraların öngördüğü hak mahrumiyetleri baştan itibaren hükümsüzleşir, kendiliğinden ortadan kalkar. Hukuksal yetkilerin kullanımını engelleyen statü kuralları, engelin ortadan kalkmasıyla herhangi bir işleme gerek kalmaksızın kendiliğinden hükümsüz hale gelir. Hakkın ve yetkinin sahibi, durduğu/bıraktığı yerden hakkını ve yetkisini kullanmaya yeniden başlar.

Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan genel seçimlerde Milletvekili olarak seçildi. Halkın kendilerini vekil tayin ettiği ve bu vekâletin bir yasama dönemi boyunca geçerli olduğu açık. DTP Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kapatma kararının 14.12.2009 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihte kapatıldı. Mahkeme, Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk’ün söz ve eylemleriyle partinin kapatılmasına neden olduğunu saptadı. Buna bağlı olarak Anayasa’nın 84. maddesinin mülga beşinci fıkrasının gereği olarak milletvekillikleri sona erdi. Sona erme, Anayasa Mahkemesi kararı gereği olmayıp, Anayasa kuralının bu karara bağladığı kendiliğinden bir sonuç olarak gerçekleşti. Mahkeme kararı inşai bir işlem olmayıp bir saptamadır. Yani tartışmanın konusu, tamamlanmış ve icra edilmiş bir yargısal işlem değil, bir Anayasal statüdür. Anayasa kuralı bu saptamaya kendiliğinden bir sonuç bağlamıştı ve milletvekilliğinin bu saptamanın Resmî Gazete’de yayımlanmayla sona ereceğini öngörmüştü. Anayasa değişikliği, saptamaya kendiliğinden sonuç bağlanması kuralını ilga etti. Anayasa Mahkemesi hangi yönde karar verirse versin, bunun halkın kendi vekiline verdiği vekâlet yetkisine halel getirmeyeceğini temel bir siyasal tercih olarak ortaya koydu. Dolayısıyla milletvekilliğinin düşmesine yönelik işlem hukuksuz hale geldi.

Anayasal düzenimizde siyasi partilerin kapatılması davası Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri çerçevesinde yürütülür ve sonlandırılır. Anayasa Mahkemesi’nin son kararlarından da anlaşılacağı üzere, bu davalar da tipik ceza davaları niteliğinde olmasa dahi, sonuçları da dikkate alındığında, davanın doğası elverdiği ölçüde tüm ceza güvencelerinin uygulanması zorunluluktur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de sonuçları cezalandırma olarak nitelendirdiği dikkate alındığında, parti kapatma kararı ve buna bağlı olarak ortaya çıkmış sonuçların cezalandırma ve temel haklara müdahale niteliğinde olduğu açıktır. Anayasa değişiklikleri ise bu cezai sonuçlardan birini ortadan kaldırdı. Hukuk devletinin ve Anayasa’nın 38. maddesinin bir gereği olarak, lehe olan düzenlemenin derhal hüküm doğurması, sona ermiş statünün yeniden ihdası, engellenmiş hakkın tanınması, sona erdirilmiş yetkinin yeniden geçerli kılınması şarttır.

Anayasa Mahkemesi’nin kararı ile bu kararın otomatik anayasal sonucunun ortadan kaldırılması işlemleri aynı yasama döneminde gerçekleştirildi. Yani vekâlet ilişkisi sona ermeden, hem Anayasa’yı ortaya koyan hem de vekâlet ilişkisini üreten halk, Anayasa’yı değiştirmek suretiyle vekâlet ilişkisine yönelik müdahaleyi gayri meşru ilan etti. Dolayısıyla vekâlet ilişkisi devam ediyor, buna yönelik statü ihlallerinin hukuksal geçerliliği bulunmuyor. Yasama dönemi sona ermeden yapılan değişiklik bu nedenle Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk’ün milletvekilliğinin devam etmesinin hukuksal temelini yaratmış bulunuyor. Yasama dönemi bittikten sonra değişiklikler yürürlüğe girseydi milletvekilliğini kendiliğinden eski haline irca etmesi mümkün olmayacaktı.

 
Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un milletvekilliklerinin tanınması
Anayasa Mahkemesi’nin saptaması gereği Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk’ün beş yıl boyunca bir siyasi partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacağı kabul edilse bile, milletvekilliğinin düşürülmesi hükmü kaldırıldığından bağımsız olarak milletvekilliklerini devam ettirmeleri engellenemez. Halkın vekâletinin bir siyasi parti bünyesinde devam etmesi, vekâletin koşulu değildir.

Bu nedenlerle Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk’ün milletvekilliğinin devam ettiğinin kabulü hukuksal ve demokratik bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor.

Aslında Meclis Başkanı’nın yapacağı tek şey, toplumun iradesinin gereğini yerine getirmesi ve Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk’ün yasama çalışmalarına başlamaları için gerekli işlemleri yapmasıydı. İnşai işlem toplum iradesinin tezahürü olan değişik Anayasa kuralının kendisidir. Bunun dışında hiçbir kurul veya organın işlemine gerek bulunmuyor. İlk irade milletvekilliğinin düşmesini zorunlu kılarken, ikinci Anayasal irade bunun aksini öngördü. Bu durumda TBMM Başkanlığı ikinci iradenin gereğini yerine getirmesi gerekirken, hatalı bir tercihle bu olanağı kullanmadı.

Şimdi konu Anayasa Mahkemesi’ne gidiyor. Son düzenlemelerde Anayasa Mahkemesi’nin yargılama konusuna ilişkin olgularda herhangi bir değişiklik yapılmadı. Kararda Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’a ilişkin “beyan ve eylemleri nedeniyle partinin kapatılmasına neden olma” saptamasının kendiliğinden sonucu yer aldı. Bu sonucu gerektiren hüküm kaldırıldı. Yani Anayasa Mahkemesi’nde yeniden yargılamayı gerektirecek herhangi bir yeni olgu söz konusu değildir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi dosya üzerinden hükümde yer alan milletvekilliklerinin düşmesi fıkrasını çıkarmakla yetinmelidir. Bunun için dosyanın yargılama gerektirecek şekilde yeniden ele alınmasına, yeniden inceleme yapılmasına gerek yoktur. Kapatma kararının milletvekilliklerinin düşmesine ilişkin hüküm fıkrasını Anayasa değişikliğine uygun hale getirmek yani bu hüküm fıkrasını çıkarmak yeterlidir. Kapatma davalarının ceza hukuku ilkelerine paralel yürütüldüğü gözetildiğinde de bu sonuca ulaşmak zorunludur.

Ayrıca TBMM Başkanlığı verdiği olumsuz karara rağmen konuyu Anayasa Mahkemesi’nin işlemini beklemeden yeniden ele alması mümkündür. Çünkü TBMM Başkanlığı’nın verdiği kararın bağlayıcılığı yahut kesinliği söz konusu değildir. Kapatma davalarına bağlı olarak milletvekilliklerinin düşmesi TBMM Genel Kurul’un kararına veya Meclis Başkanlığı’nın tamamlayıcı icrai bir işlemine dayanmıyordu. Anayasa Mahkemesi Kararı’nın Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihte milletvekillikleri kendiliğinden sona eriyordu. Meclis Başkanlığı gereğini yerine getirip Genel Kurul’a bilgi sunuyordu. Diğer deyişle Meclis Başkanlığı tamamlayıcı değil tanımlayıcı bir işlem yapıyordu. Anayasa değişikliğinin halkoyuyla kabul edildiğine dair YSK kararının Resmî Gazetede yürürlüğe girdiği tarihte milletvekilliği statüsünün avdet ettiği tartışılmaz bir sonuçtur. Bu durumda yetki ve usulde paralelliğin gereği olarak, Meclis Başkanı, Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk’ün yasama çalışmalarına başlamaları için gerekli işlemleri yapmalı ve Genel Kurula bunun bilgisini vermelidir. Daha açık söylemek gerekirse TBMM Başkanlığı Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un milletvekilliklerini derhal tanımalıdır.

Taraf-Hertaraf, 23.11.2010