.:

Nezir Akyeşilmen- Başörtülü kadınlar ‘türbanlı erkekler’e karşı!

7 Ocak 2011 tarihinde Taraf’ta yer alan Alper Görmüş’ün “Hazza Giden Türbanlı Erkekler” başlıklı yazısı Türkiye’deki (Türbanlı erkekler -türban bir erkek başlığıdır- dediği) dindar erkeklerle ilgili çok ilginç bir saptama yapıyor. Sayın Görmüş, Selim Ongun’un “Başörtülü Kadınlar Anlattı: Türbanlı Erkekler” isimli kitabına atıfta bulunarak 28 Şubat döneminde başörtülü kadınların verdiği mücadelede babaları, erkek kardeşleri ve eşleri tarafından bile nasıl yalnız bırakıldıklarını anlatıyor. Yazıda “Muhafazakâr erkeklerin modernliğin iğvasına kapılıp, direnmeye devam etmek isteyen karşı cinsten mücadele arkadaşlarına sırt çevirdiklerini” ifade ediliyor. Görmüş yazısının sonunda bu davranışın nedenini önemli ölçüde açıklayan şu soruyu soruyor: “Acaba kadınlar da erkekler kadar modern hayatın içinde olsalar ve onun “nimetlerinden” faydalansalar, yine bu ölçüde “dirayetli” kalabilirler miydi?”

Yeşil boyalı resmi ideoloji

Cevabı içinde saklı olan bu haklı ama bence eksik olan soruya benim cevabım ‘evet’tir. Çünkü kadınlar askere gitmiyor ve en önemlisi devletin önemli bir ideolojik aygıtı olan Diyanet’in hazırlamış olduğu Cuma hutbelerini dinlemiyor. Para, dindar erkekleri ehlileştirmede önemli bir faktör fakat dindar erkekleri ehlileştirmenin en önemli diğer iki aracından biri askerlik, diğeri Cuma hutbelerinde verilen yeşil boyalı resmi ideolojidir. Buna “resmi din” diyenler de vardır. Askerlik, Türkiye toplumundaki her erkeği devletle özdeşleştirilen rütbeli askerlerin sadece o görevdeyken değil, ebedi olarak astı yapan -onlardan emir alan, onlardan daha aşağı bir noktaya hapseden- bir süreçtir. Sivil hayatınızdaki pozisyonunuz dikkate alınmaksızın herkes o rütbenin üstünlüğüne inandırılmaktadır. Bazı kesimlerin bu ülkede milliyetçiliğin ve militarizmin de kaynağı olan zorunlu askerlikte diretmesinin altında yatan gerçeklerin başında bu psikolojik üstünlüğün devam ettirilmesi isteği yatmaktadır.

Türbanlı erkekleri ehlileştiren ikinci mekanizma ise Diyanetin hazırlamış olduğu Cuma hutbeleridir. Doç. Dr. Bekir Berat Özipek ifadesiyle “…seksen yıldır ceberut, jakoben, devletçi ve milliyetçi bir siyasi rejimde yaşamış ve ondan şöyle veya böyle etkilenmiş durumdalar. (…) Her Cuma kendilerine kakalanan hutbe arası devletçilik ve milliyetçilikle enfekte olmaktan kurtulamadılar. ‘Bu devlet, bu vatan, bu bayrak’ gibi siyasi ve milli semboller sokuşturulmuş ‘dua’lara ‘amin’ dedirtildiler. Buna Osmanlı’dan tevarüs ettiğimiz ‘devlet otoritesine hörmet’ ve ‘hikmet-i hükümet’ takıntılarını da eklersek, bugünkü Müslüman demokratların Kürt meselesinde niye zihinlerinin net olmadığını ve akıl verdikleri hükümete niye cesur adımlar attıramadıklarını anlarız.”

2007 yılında yapmış olduğum “Cuma Hutbelerinde İnsan Hakları” başlıklı araştırmanın sonucu da bunu destekliyor. “Üç yıl boyunca Diyanet tarafından tüm il müftülüklerine dağıtılan 150 hutbede, “Vatan, millet, milli, Türk” gibi milli kavram ve semboler 263 kez kullanılırken, “İslam kardeşliği, İnsan hakları, eşitlik ve özgürlük “ gibi İslami ve evrensel kavramlar sadece 29 kez ifade edildi. Yine bu üç yıl içinde hutbelerde Allah sevgisi 5, vatan sevgisi 6 kez konu edildi.”(15.11. 2007, Taraf Gazetesi).

Diyanet zaten devletin en önemli ideolojik aygıtı olarak halka resmi ideolojiyi benimsetmek üzere kuruldu. 1924’ten beri bu görevi hakkıyla yapmaktadır. Bu nedenledir ki Diyanet en üst mertebede kanunla korunmaktadır. Siyasi Partiler Kanunu’nun Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yerinin korunmasını belirleyen 89. maddesinde aynen şöyle denmektedir: “Siyasi partiler, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasanın 136. maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler.” Yasada Diyanet’in bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak diye tarif etmesine rağmen, araştırmalarda koyu bir siyasi düşünceyi dayattığı görülmektedir.

Bu kanunun ilgili maddesi nedeniyle hiçbir siyasi parti Diyanetin kapatılmasını isteyemez. Bu durum, laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti olma iddiasıyla çelişmektedir. Dini bir sembol diye başörtüsü takan dindar kadınları işe dahi almayarak başta Anayasanın eşitlik ilkesini ve tüm uluslararası insan hakları metinlerini ihlal eden rejimin, Diyaneti önemsemesi din sevgisinden mi yoksa dini kullanma arzusundan mı kaynaklanmaktadır?

Ehlileştirme mekanizmaları

İslam’ın temeli adalettir ve adalet Kuran’da üzerinde en çok durulan kavramlardan birisidir. Türkiye ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) yargısını kabul ettiği 1987 yılından 2009 yılına kadar Avrupa Konseyi’ne üye 47 ülke arasında her yıl en çok insan haklarını ihlal eden ülke olmuştur. Yani adaletsizliğin, hukuksuzluğun ve zulmün en çok olduğu ülke olagelmiştir. Bu durumda, görevi adaleti, zulümle mücadeleyi ve hukukun üstünlüğünü prensip edilen İslam’ı anlatmak olan bir kurumun, Cuma hutbelerinde ülkemizdeki gayri insani, gayri ahlaki ve gayri İslami bu fiilleri eleştirdiğine şahit olmadığım gibi, bunları meşrulaştıran bir mekanizma görevi görmüştür.

Bütün bu cenderelerden geçen dindar erkeklerin veya Görmüş’ün tanımlamasıyla Türbanlı erkeklerin, bu ehlileştirme süreçlerinden geçmeyen başörtüsü kadınlara kıyasla daha tavizci, devletçi, militarist ve haksızlık karşısında susan hatta çoğu zaman destekleyen bir pozisyonda olmaları anlaşılır bir durum değil mi?

Bu durumun üstesinden gelmek, bütün insanları tarağın dişleri gibi eşit gören İslami ve insani ahlak seviyesine ulaşabilmek, hem içerde hem de dışarıda dünya barışına katkıda bulunabilmek için Müslümanların ciddi bir özeleştiriye (nefis muhasebesine) ihtiyacı vardır. Muhtaç olunan bu ahlak, İslam’da fazlasıyla vardır ve başörtülü kadınlar(çoğu), türbanlı erkeklere kıyasla bugün bu ahlaka daha yakın bir pozisyondadır. Türbanlı erkekler camide açılıyor, mektepte değil.

Star, 07.02.2011