.:

N. Yeşim Erdoğan – Sus be kadın! Şimdi sırası mı?

Hafızaya yerleşen kimi görüntüler ilk günkü tazeliğiyle vicdanları kanatmaya devam ediyor. Vatandaşlıktan da atılan Merve Kavakçı’nın “ürkek” bakışlarını henüz unutamadık. Resmî modernist projenin öngördüğü “Cumhuriyet kadını” imajına ihaneti temsil ediyordu Kavakçı ve püskürtülmesi gerekiyordu. Ona “yardım ve yataklık” ederek “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” haline gelen Nazlı Ilıcak ise bir daha adaylık vizesi alamadı.

Şimdi de benzer bir cürete teşebbüs edenlere bu ilk günahın kefareti ödetilmekte. “Aday yoksa oy da yok” kampanyası çerçevesinde bağımsız bir kadın hareketi yürütenlere -üstelik yol arkadaşları tarafından- reva görülen muameleye bakın. Arkadaşlarındaki “iktidar çarpması”nı, özgürlükçü-demokrat söylemden savrulmaları ve lider fetişizmini kabullenemeyen yazar gazetesinden uzaklaşmak zorunda kalıyor. Başörtülü bağımsız adaylar muhafazakâr camia ve medyada sistematik biçimde yalnızlaştırılıyor. Bunların suçu “büyük resmi” görememek, davayı kişisel amaçlar uğruna feda etmek, “bölücülük” yapmakmış. Buna karşılık, erkek yazarların diliyle konuşan ve kampanya destekçilerini “kardeşlik hukuku”na zarar vermek ve “milletvekilliği rüyası görmek”le suçlayanlar makul ve makbul sayılıyor.

Tanışma fırsatı bulduğum Ankara ikinci bölge adayı Aynur Bayram bağımsız iki adaydan biri. Adaylığını öyle soyut bir ahlaki-felsefi zeminde haklılaştırma çabasına girmeden yalın bir gerçeği yüzümüze vuruyor. Ayakta duramayacak kadar bitkin olduğundan bir beyaza yer vermek istemeyen Rosa Parks’la özünde aynı şeyi söylüyor. Uğramış olduğu ayrımcılıktan yorulduğunu, sarı basın kartına rağmen Meclis’e alınmadığını ve bunu duyuracak bir merci bulamadığını…

Hukuki bir yasak olmamasına rağmen önemli sayıda kadın çeşitli türden baskılar sonucu yurttaşlık hakkını kullanamıyor. Gerekçe, farklılık talebinde bulunmuş olmaları: Devlet seçkinlerinin tanımladığı ve topluma dayattığı dinî kimlik ile bu kadınların benimsemiş olduğu İslami kimlik çakışmıyor. Bir başka deyişle, ulusal kimlik adına diğer bütün insani aidiyetlerden vazgeçilmeli ve soyut bir totaliteye koşulsuz-şartsız teslim olunmalı. Daha mahcup bir tutum benimseyenlerse toplumun buna henüz hazır olmadığını söylüyorlar. Oysa, eğer toplum eşit ve özgür insanlar arasındaki bir işbirliği sistemi ise, o zaman haksızlığa uğrayanlar buna boyun eğmek zorunda değildir. Hem, aynı kadınlar değil miydi geçen referandumda yalan propagandaya rağmen özgürlükçü tutumdan sapmayanlar?… Ya, İslami kimlikli “muhafazakâr demokrat” erkeklere sistemin rant kapıları açıkken, kimliklerinden vazgeçmeksizin siyaset yapmak isteyen kadınların marjinalleştirilmesine ne demeli?…

Türkiye’de kadın kimliğinin gelişimi ve kadının kamusal alana dahil olma süreci modernleşme projesi ile paralel bir seyir izlemiştir. Çokuluslu imparatorluğun laik ulusdevlete dönüştürülmesinde, reform ve “ulusal” değerlerin meşrulaştırılmasında kadınlara önemli ödevler yüklenmişti. Ulusdevlete geçen toplumlara özgü bir şekilde yeni rejim kadınların meslek sahibi kişiler olarak ev dışına ve kamusal alana çıkmalarını teşvik etti. Böylece, belli imtiyazlarla donatılıp statüleri yükseltilen seçkin bir kadın zümresiyle iktidar seçkinleri arasında bir ittifak oluştu. Fakat Cumhuriyetçi iktidar kadınlar adına konuşmaktan, kadın hakları alanındaki kazanımları da rejime mal etmekten vazgeçmedi.

“Modern” kadının kimlik referansının ulus-devlet olması özel/toplumsal hayatının devlet politikalarınca belirleneceği anlamına gelmekteydi. Ulusdevletin temelleri atılırken Türk hanelerinin Kız Enstitüleri, Akşam Sanat Okulları, Köy Kadını Gezici Kursları, vs. eliyle düzen, rasyonalite ve disiplin kavramlarıyla tanıştırılması; Türk kadınlarının “ulusal kültüre” ve bilimsel yöntemlere göre yetiştirilmesi hedeflendi. Evin asrileşmesi, ulusdevletin asrileşmesinde tamamlayıcı bir unsur olacaktı. Yurdu her sahada yükseltecek olanlar, düzgün bulaşık yıkayan, verimli temizlik yapan, fenni çocuk bakan, mutfağı ve dikiş eşyalarını rasyonel biçimde kullanan kadınlardı. Tanzimat’tan itibaren modernleşmeci edebî eserlerde Batılılaşan kadın tipinin hangisinin muteber sayılacağı bile belirtiliyordu. “Devletin şerefli temsilcisi” yeni kadınlar “evlâd-ı vatanın talim ve terbiyesiyle uğraşan fedakâr ve ağırbaşlı valideler ve mürebbiyeler” olmalıydı. Yani, Cumhuriyetin “modern” kadını nüfus ve disiplin politikalarının aracı haline gelmişti. Böylece Kemalizm bir ideoloji olarak sadece devleti değil fakat önemli ölçüde toplumsal hayatı da kontrol edebildi.

Fakat kadın hakları inkılâbı “gerçek” kadının problemini çözmekten ziyade rejimi pekiştirecek makbul bir kadın imajı adına gerçekleşmişti ve bu durum özerk kadın kimliği ve hareketinin gelişimini engelledi. Yurttaşlık statüsünden dolayı “modern” kadına biçimsel bir eşitlik tanınmış olsa da, o esas itibarıyla birey olmaktan ziyade aile birliğinin bir üyesi olarak “zorunluluk” alanının içinde konumlandırılmıştı. O halde tek parti iktidarında kentli orta sınıf kadınlara tanınan yeni inisiyatif ve fırsatları “denetimli fırsatlar” olarak görmek yerinde olacaktır.

Kadının bağımsızlığı veya kurtuluşu doğrusal bir ulusal ilerleme projesine endekslenmişti. Kadınlar bu çerçevenin dışına çıkmamalı, kurucu failliğe heveslenmemeli ve rejimin pasif “göstergeleri” olarak kalmalıydılar. Böylece, kadının kamusallığına ve haklarına vurgu yapan Cumhuriyetçi söylem aslında kadını erkek-egemen bir hiyerarşik düzene tabi kılmıştır. Kısacası modernleşme süreci boyunca önder (erkek) kadrolar tarafından bir “simge” veya “ideolojik hegemonya” aracı olarak kullanılan “Cumhuriyet kadını”, Cumhuriyetin en yüce siyasi erdemi olan Kant’çı ilkeyi; özgür iradesi ile kendi kaderini tayin eden aktör/özne olmayı gerçekleştirememiştir. İdealize edilen bu kısıtlı kategori diğer toplumsal kesimleri -yani köylü kadını, tahsilsiz kadını, başörtülü kadını, Kürt kadınını, gayri-müslim kadını- kapsamamıştır.

Resmî öğretinin iddiasının aksine, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren filizlenen “hareket-i nisvan” (kadın hareketi), II. Meşruiyetin görece özgürlükçü ortamından da yararlanarak örgütlenmiş ve siyasal iktidarı harekete geçirmeyi başarmıştı. Kadınların “ortak bir amacın” eşit partnerleri olmalarında savaş koşullarının önemli bir etkisi olmuştu. Erkek nüfusunun azalması, ekonomik koşullar ve direnişin güçlü aktörleri olmaları kadınları “stratejik” ortaklar haline getirmişti. Bu kadınlar gerçekten de kendilerini ülkenin bağımsızlığının savunucuları olarak görmüş, “memleket meselelerinde” bilfiil rol oynamak isterken siyasetin alanını da genişletmişlerdi. Bu öncü kadınlar yeni devletin oluşumunu bir toplumsal sözleşmeye dayandırmak ve yurttaş-bireyler olarak sözleşmenin tarafı olmak istediklerini açıkça ifade ettiler.

Fakat tek parti rejiminin pekiştiği, özellikle tüm toplumsal kesimlerin zapt-u rapt altına alındığı 1925 Takrir-i Sükûn dönemi bağımsız kadın hareketi için sonun başlangıcı olmuştur. Ulusal inşa ve inkılapların tamamlanması sürecine “Cumhuriyetçi kadınlar” olarak katılmak isteyen, Kadınlar Halk Fırkası ve Türk Kadınlar Birliği çevresinde toplanmış güçlü kadın muhalefeti yeni rejimin şimşeklerini üstüne çekti. “Cinsiyet farklarına ve imtiyazlarına” karşı mücadele eden bu kadınlar ağır baskı, itibarsızlaştırma, korkutma ve karalama kampanyaları karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar. Yunus Nadi’nin sözleri dönemin zihniyetini gayet iyi özetlemektedir: “Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını mı tartışacaktır”. Hoş görülebilecek kadın modeli “Hukûk-i siyâsiye iddialarına kalkmayan hanımlardır.” Aksi takdirde onlarla “başka türlü konuşmaya cevâz vardır.”

Artık iktidar olmuş bir kadro için özerk kadın hareketi veya kimliği hoş görülebilir şeyler değildi ve bu “başıbozuk” hareketlerin üstesinden gelinmeliydi. Müesses nizam bir şekilde tesis edildikten sonra kadınlar için kısıtlı kamusallıkla yetinip rejimi desteklemekten veya evlerine geri dönüp, “esas kahramanın” yanında/arkasında yer almaktan fazla bir seçenek bırakılmadı. Oysa bu kadınlar İstanbul’da düzenlenen Uluslararası Kadınlar Birliği Kongresi’nde Almanya ve Hitler’i eleştirmiş, egemenlerin aksine barış ve özgürlükten yana bir dil kullanmışlardı. ‘“Müttefiklerin propagandasına alet olmuş, yanlış fikirlerle emperyalistler tarafından kandırılmış, ülkenin bölünmez bütünlüğüne halel getirmiş” Kadınlar Birliği feshedilmeye zorlandı. Birlik kapatıldığında Cumhuriyet gazetesinde “fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi” başlığı atıldı.

Bugün de iktidar partisi kaderini kendi tayin etmek isteyen veya devletçi-milliyetçi dili reddeden kadını istemiyor. Kendi çekirdek tabanının dışında toplumun farklı kesimlerinin de desteğini almış olmasına rağmen, kendini besleyen çoğulcu damarların kesilip çoğunluk söylemine sığınılması bir temsil sorunu yaratıyor. “Milli Birlik ve Beraberlik Projesi” kendisinin tanımlayacağı bir ortak paydaya işaret ediyor. Ama “ulusal değerleri” bu sefer hâkim grup üzerinden yeniden tanımladığımızda başa dönmüş olmayacak mıyız?.. İktidar partisi statükonun zinde güçlerinden -devlet gibi adamlardan- bir türlü vazgeçmiyor. İleriye yönelik mesajlarda dikkati çeken de, şantiye alanına çevrilmiş bir ülkede tek dil, tek bayrak altında tek milletin ulusal kalkınma hamlesi. Halihazırda kadın siyasetçilerin seçimi doğrudan bir grup erkeğin lütfuna ve sübjektif kriterlere bağlanmış gözüküyor. Kadınlar siyasette kendileri olmaktan ziyade ya laik cumhuriyete yönelik korkuları körüklemek ya endişeli sahil kuşlarını yatıştırmak ya da töre cinayetine kurban verilen Kürt kadınını söylemin dışında tutmak suretiyle araçsallaştırıyorlar.

AKP iktidarında kadınlar, özellikle de muhafazakâr kadınlar açısından değişen bir şey var mı?…