.:

Levent Köker – Kıbrıs tamam vur, hatta bir daha vur, ama dinle!

Geçen hafta Kıbrıs’ta gerçekleşen miting ve protesto, tartışma konusu olmayı sürdürüyor. İşin sansasyonel yanına ağırlık verenler, mitingin kimler tarafından ve neden düzenlendiği, taleplerin ne olduğu üzerinde ciddî bir fikir yürütmüyorlar.

Her zaman olduğu gibi, bu tarz mitinglerde, özellikle de iktidar sahiplerinin dikkatini çekmek için kullanılan sloganlardan hareketle hamaset dolu bir dizi milliyetçi argüman ortaya saçılıveriyor. Hâl böyle olunca ve konu da artık yarım asrı geride bırakmış Kıbrıs gibi Türk milliyetçiliğinin beslendiği en önemli ana damarlardan birine dokununca, ortalık yine toz duman. Artık kim Kıbrıs’ı daha çok ve gerçekten seviyor, kimler Rumcu ya da Rum’un ekmeğine yağ sürüyor, kim Kıbrıs için daha çok çaba göstermiş, Kıbrıs’ın gerçek bir “millî dava” niteliğini kim daha iyi anlamış, en kestirme, en kolaycı çekişme ise kim hain, kim değil, bir lâf yarıştırmadır gidiyor. Arada işin esasına ilişkin doğru dürüst, üzerinde durulmayı hak eden tespit ve değerlendirmeler de oluyor ama, bu kavga gürültüde kim okur, kim dinler!

Sözünü ettiğimiz miting, Kıbrıslı emekçi sınıflar üzerindeki olumsuz etkisi ağır bir biçimde hissedilen ekonomik paketin asıl mimarının Türkiye Cumhuriyeti olması nedeniyle Ankara’yı hedef alan bir içerik taşıyordu. Ancak mesele sadece mevcut Türkiye hükûmetinin protesto edilmesinden ibaret olmayıp, Türkiye’nin Kıbrıs’taki varoluş tarzını eleştiren ve buna açıkça karşı çıkan bir boyut taşıyordu. Bu bakımdan Kıbrıs’ta çok uzun zamandır var olan bir eğilimi de yansıtıyor ve Kıbrıslı Türklerin kendi kendilerini yönetme imkânından mahrum bırakılmış olmalarından duyulan infiâli de ortaya koyuyordu. Türkiye hükûmeti, son zamanlarda gerçekleşen pek çok protesto gösterisinde ve muhalif duruşlar karşısında ortaya koyduğu “tepkisel” tavrı Kıbrıs’tan da esirgemedi. Bu tepkisel tavrın bence en dikkat çekici ifadelerinden biri, protestocuların ve muhaliflerin önce “azınlık” sonra da ve daha sıklaşan bir biçimde “marjinal” olarak küçümsenmeleri, küçültülmeleri ve böylece muhalif tezlerin önemsizleştirilmesi çabalarıdır. Kıbrıs’taki miting için de bu yapılmak istendi. Bu bağlamda, Başbakan Erdoğan’ın “besleme” yaklaşımı, gösterilen yaygın ve haklı tepkiler üzerine, bu yaklaşımın tüm Kıbrıslı Türkler için değil de, anılan mitingde Türkiye aleyhine “küfürlü” veya “ahlâken kabûl edilmesi mümkün olmayan” sloganlar içeren pankartlar açan bir kısım “marjinal”e yönelik olduğu söylenerek haklı gösterilmeye çalışıldı. Ama soralım: Türkiye’nin Kıbrıs’taki mevcûdiyetine karşı çıkan bu mitingdeki sloganlar, gerçekten de “marjinal” grup ya da grupların işi midir?

Geçtiğimiz gün bir televizyon programına konuk olan, mitingin düzenleyicilerinden sendikacı Şenel Elcil, “besleme” nitelemesinin mitinge katılan yaklaşık elli bin kişiye yönelik olduğunu, kendilerinin bunu böyle anladıklarını belirtti. Bu sayı, toplam nüfusu üçyüzbin civarında olan KKTC için “marjinal” denemeyecek kadar yüksek bir sayıdır. Mitinge katılanlar kadar, doğrudan mitinge katılmamakla birlikte, mitingi destekleyen Kıbrıslılar da hesaba katılınca sayının daha da yükseleceğini, hatta Başbakan’ın bu söylemi ve tepkisi sonrasında, bir tür “tepkiye tepki” olarak mitingdeki görüşlere doğru bir eğilim içine girebilecek Kıbrıslı sayısında da bir artış olabileceğini düşünebiliriz. Bunların hepsi “spekülâtif” gibi geliyorsa, daha net bir argüman ortaya koyabiliriz: Türkiye hükûmetinin tepkisini çeken mitingin düzenleyicileri ve katılımcıları, 2002-2005 arasındaki dönemde çözüm ve Annan Plânı’nı desteklemiş olan kesim içinde çok büyük bir ağırlığa sahiptir. 2004 referandumunda Annan Plânı’na evet diyen Kıbrıslı Türklerin oranı % 65 civarındaydı. Dolayısıyla, şimdi bu mitingde Türkiye’nin adadaki varlığını sorgulayanlar da bu oranın içinde önemli payı olan gruplardır.

MİTİNG VE PROTESTOLAR NEDEN DEĞİL SONUÇTUR

Hatırlayalım: 2002 seçimlerinden sonra, 58. hükûmet kurulurken, Tayyip Erdoğan, siyasî yasağı nedeniyle milletvekili değilken ortaya koyup sonra da bir süre sürdürdüğü yaklaşımıyla, Kıbrıs’ta “kırk yıllık çözümsüzlük zihniyetiyle bir yere varılamayacağının anlaşıldığı” anlamında bir yaklaşım ortaya koymuş ve Kıbrıs sorununun çözümü için Rumlardan hep bir adım önde olunacağını vurgulamıştı. Bu yaklaşım, o dönem, Türkiye’de ulusalcı/milliyetçi kesimlerin, Kıbrıs’ta da Denktaş başta olmak üzere, “çözümsüzlük çözümdür” veya “Kıbrıs’ta çözüm statükonun kabûlünden geçer” yaklaşımının şampiyonları tarafından büyük tepki çekmişti. O dönemde AK Parti’nin Kıbrıs’ta çözümü ve barışı öncelikli hâle getiren yaklaşımına destek veren sivil ve siyasî kesimler ise şimdi AK Parti liderliği tarafından “marjinalleştirilmek” istenen Kıbrıslılardı. (Parantez içinde sormadan geçemeyeceğim: Bugün AK Parti’yi daha birkaç yıl öncesine kadar Kıbrıs’ta çözüm için birlikte olduğu gruplardan ayırıp, daha birkaç yıl öncesine kadar kendisini “Kıbrıs’ı satmak”la itham eden kesimlere yakınlaştıran nedir? Değişen, AK Parti’nin Kıbrıs politikasını yanlış bulanlar mıdır, yoksa AK Parti midir?)

Miting meydanlarında, protestolarda, sloganlarla, pankartlarla mesajlar en sivri bir biçimde iletilir ve demokratik toplumlarda başta iktidar sahipleri olmak üzere herkes bu sivri dilli sloganlara, tabiî ki saygı göstermek zorunda değillerdir, ama tahammül etmeye mecburdurlar. Üstelik konu Kıbrıs olunca, bu tahammül mecburiyeti yerini “dinleme ve anlama mecburiyeti”ne bırakmaktadır. Neden mi?

Bir kişisel anekdot: çok yakın bir tarihte Lefkoşa’ya yaptığım bir gece yolculuğunun son ânlarında, uçağın Kıbrıs üzerindeki süzülüşü sırasında, zifiri karanlığın içinde öbek öbek yanan Kıbrıs köylerinin ışıklarını gören bir “Türkiyeli”, yanındakine, bilgiç bir edâ ile, “Bak, bu ışıkların her biri bir ada!…” diye bir şeyler anlatıyordu. Kıbrıs’ın tek bir ada olduğu gibi en ilkel bir coğrafya bilgisinden bile mahrumdu bu Türkiyeli vatandaş, ama sanki Kıbrıs’ı biliyormuş gibi konuşuyordu. Bir diğeri, 2003-2004 döneminden: Ankaralı balıkçı dostum, temizlediği balıklarla meşgul olurken, başını hafifçe kaldırıp, “Hocam sen bilirsin, Kıbrıs’ı veriyor muyuz?” diye kaygıyla sormuştu. Bir yanda “bilgisizlik”, diğer yanda, Kıbrıs’a 1960 Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini ve toprak bütünlüğünü garanti eden ülkelerden biri olarak ve bu sıfatla yaptığımız askerî harekâtı bir “toprak alma” savaşı zanneden sıradan bilinç durumu. Kanımca Türkiye ortalaması, Kıbrıs konusunda böyle bir resim veriyor. Tabiî çoğumuz coğrafya biliyoruz, ama ya tarih? Örneğin Kıbrıs’ın “Misak-ı Millî sınırları içinde yer almadığı”nı. Yahut Lozan’da İngiltere’nin ada üzerindeki egemenliğini tanıdıktan sonra, Kıbrıslı Türklere Türkiye vatandaşı olup adayı terk ederek Türkiye’ye yerleşme veya adada kalıp İngiltere vatandaşı olma seçeneklerini sunan Türkiye’nin, 1955’e kadar “Kıbrıs diye bir mesele” istemediğini. Kıbrıs “mesele” olduğu zaman da, en azından 1571’den beri Kıbrıs’ı “vatan” yapmış, kendi varlığını Kıbrıs’ta geliştirme mücadelesi veren Kıbrıslı Türk’e, zaman içinde dozu gittikçe artan bir tarzda “yavru” muamelesi yapmaya yöneldiğini. (Bu defa “yavru parantez”: KKTC bağımsız bir devlet ise bu devletin Türkiye’deki “mevkidaşları” yok mudur ki, mitinge gösterilen tepki “KKTC idarecileri nezdinde gereken uyarıları yaptık” biçiminde ifade edilmektedir? Empati: Sözgelişi “bütün Türklerin anavatanı” Orta Asya’daki bir devletin başkanı, “Türkiye Cumhuriyeti’nin idarecilerini uyardık” dese, hissiyatımız ne olurdu?).

Evet, miting ve protesto, neden değil sonuçtur. Öncesi de elbette elzem, ama Kıbrıs, özellikle 1974 sonrası gelişmeler bilinmeksizin anlaşılamaz, bu anlaşılmadan da bugünkü durum değerlendirilemez. Ama bu tarihin gerçek aktörleri olan Kıbrıslıları doğru dürüst dinlemeden meseleyi anlamak mümkün olabilir mi?..

Zaman, 10.02.2011