.: Ünsal Çetin

Kurak Işık

07.07.2017

(Otobiyografik bir deneme).

2001 yılının Ağustos’una başlarken, alışık olmadığı yaşam tarzını bu kadar çabuk benimsemesine şaşırıyordu. Asteğmen adayı 428 kişilik bir kümeyle zerre sapmayan bir yaşam tarzı ortaklığıydı bu.

Daha önce asla aklına gelmeyen bir bedensel hareketlilikle başa çıkıyordu. İnsan vücudunun yapabileceklerini hiç ‘bu kadar’ fark etmemişti. Esasen, o vakte kadar spordan uzak yaşadığı için bir bedeni olduğunu bile adeta hissetmemişti. Şimdi hissediyordu. Gece lavaboya ulaşmak için kat ettiği uzun koridorda başlayan bacak kası ağrıları merdiven basamaklarında keskin bir bıçak hissi veriyordu. Ağustos sıcağında Eğirdir Gölü kıyısından başlayan yokuş yukarı ve uygun adım koşu daha önce hiç böylesine zorlanmamış olan kalbini yerinden fırlatır gibi oluyordu. En iyi sürünen Aslanlar Takımı’nın kolları ve bacakları yara bere dolu bir üyesiydi. Onu bir yıllık sessiz buhrandan kurtaran bu bedensel farkındalığa şükrediyordu.

Hayat onun için unutamadığı sahnelerdi. Buradan da aklında kalan, çok sonraları bile uykularında tekrarlayacak sahneleri alıp götürecekti kendisine.

Gece bir başka diye düşünürdü traverslerde. Daha önce geceleri hiç uyanık kalmazdı. Şimdi hem uyanıktı hem de tabana kuvvet yürüyordu. Dolunay onun gecesini süslerdi. Bazı geceler, ıssız ve sararmış çimle kaplı o çayırlarda, otlara yansıyan ay ışığının ortamı neredeyse gündüz gibi aydınlatabildiğini fark ederdi. Gecenin bu kadar aydınlık olabilmesi ne güzel diye düşünürdü.

Bazı geceler, ay ışığı hiç yoktu. Sararmış çayırlar da. Zifiri karanlık sözlük anlamından çıkıp onun için gerçek olurdu. Bir metre önünde yürüyen tim arkadaşını bile göremezdi. Durduğunu fark edemediği için ona çarpardı hatta ilk başlarda. Geceyi hiç bu kadar siyah görmemişti. Kaytarıp gece kamuflajı yapmayan arkadaşının yüzünü bile güç bela seçebilirdi. Karanlık bu kadar güçlü olabiliyordu demek ki. Bu kadar kör karanlıkta yürürken, kulaklarının keskinleştiğini anlardı. Yanı başında yuvarlanan ufak taşları göremez ama duyabilirdi ancak. Bu sayede, önünde yürüyen arkadaşının ayak seslerine dikkat kesilmeyi ve ona çarpmamayı öğrendi çok geçmeden.

Hayat herkese işte böyle tuhaf yetenekler kazandırıyordu. Hayat şekilsiz, ön görülemez ve kalıba sığmayandı. Hayat tek başına olmaktı. O tek başınalıkta öğreniyordun ya da tökezliyordun.

Travers sonrasında, gündüz uyuyabiliyordu. Hem de nasıl! Gün ortasında kütük gibi uyuyabileceği de tahmin ettiği bir şey değildi. Bir cumartesi akşamı, yirmi dört saatten fazla süren bir yürüyüşten sonra, nihayet kışlanın asfalt yoluna vardı. Diğer arkadaşları gibi, dağlık araziye ayarlı bacakları düz yolda bir birine dolandı. Demek ki böyle de olabiliyordu. Dağdayken keçi gibi yürüyebilirdin ama düz yolda sendeleyebilirsin. ‘Denizleri aşıp derede boğulmak’ boş yere söylenmemişti ‘insanlık’ için. Sonraki sabah uyandığında gün hâlen cumartesi sanmıştı. Başını yastığa nasıl koyduğunu bile hatırlamıyordu. Yurttaş ‘Kane’ ona ‘Bugün pazar ve yarın eğitime devam’ demişti. Avukat Bülent, Yurttaş ‘Kane’ ve o botanik bahçesindeki güya sahiplendikleri köşeye çekildiler. İkisi konuşurken o yine uyuklamaya çalıştı.

Yıllar geçti. O sahneler gündüz vakitlerinde arada bir aklına gelirdi. Geceleri ise rüyasında yine asker olduğunu görmek ve hatta bazen çok huzurlu bir rüyayı askerliğine ait bir sahne içinde görmek garibine giderdi.

Uzunca bir süre sonra, bu defa Büyük Okyanus’un kıyısındaydı. Baştan aşağı siyahlar içindeydi. Güneşi daha çok hissetme refleksi Eğirdir’den bir kalıntıydı. Gece soğuğundan sonra, sabaha doğru artık bittiğini, daha fazla yürüyemeyeceğini zannederdi. Sabah güneşi kendisini hissettirince, nasıl gücünün geri döndüğünü, gün ışığının bacaklarına nasıl enerji verdiğini bariz bir şekilde hissederdi ve bir sekiz saat kadar daha yürüyebilirdi. Eğirdir Gölünün kıyısından Los Angeles sahil şeridine, ölüme yedi yıl daha yakındı. Çıplak ayakla sahilde yürümeye başladı. Sonra kumların üzerinde bağdaş kurdu, Okyanusu seyre daldı. ‘Ben okyanusum’ der gibiydi bu gururlu dalgalar. Eğirdir’i hatırlamaması mümkün müydü? Kesinlikle göl ve okyanus ayrı şeyler diye düşündü. Eğirdir’de her sabah yemekhanenin kendi sicil numarasına ayrılmış sandalyesine otururdu kahvaltı yapmak için, 6. Takım’ın 56. Adamı’na. Sol tarafındaki pencereden gölün manzarasına bakardı ve dinlenirdi ruhu. Çünkü göl çoğu sabah bir kâsenin içindeymiş gibi sessiz ve dalgasız olur, düz bir maviliğe bürünürdü. Bir bardaklık çay istihkakı vardı. Bu bir bardaktan aldığı keyfi çoğaltan şey gölün işte bu sükûnetiydi.

Aydınlık ve karanlık. Ay ışığı ve gün ışığı. Göl ve okyanus. Görmek ve duymak. Dağdaki patika ve asfalt yol. Hayatta hepsi lazımdı.

Bir hürriyetperverdi. İşte bu yüzden hayatının o dönemine ait birçok şeyi özlüyor olmasını da şaşkınlıkla karşılıyordu. Eğirdir Gölünü izleyerek içtiği tek bardaklık çay şimdilerde lüks bir ofiste Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Maslak manzarasına karşı içtiği Americano’dan daha lezzetliydi. Botanik bahçesindeki serinlik ve eğitim arasında yediği lahmacun ve daha bir dolu şey de hayatının unutulmaz lezzetleriydi. Yetmiş erkeğin aynı anda gülmesinin çıkardığı dehşet verici ve neşeli ses onun için artık mazide kalan bir kardeşlik duygusunu temsil ediyordu. Şimdi binlerce kişinin çalıştığı bir yerde öğle yemeğini tek başına yemeyi tercih ediyordu. Bugün halen, gece vakitlerinde uyuduğu odaya sokak lambasından düşen kent ışığının ona bir tür huzur vermesi bile sırf Eğirdir’i hatırlattığı içindi.

Fakat en çok, ay ışığını çoğaltan ve onun gözlerine yansıtan sararmış otların görüntüsünü özlüyordu. Sararmış ot denen şeyin de büyük bir nimet olacağını biliyordu. Hayattaki az sayıda kurak ama çoğaltandı o otlar.

Ve bunu bilmeyen insanların var olabildiğini de düşündü. Bunu bilmeden başka insanların hayatlarında zifiri karanlık, dolunay ya da kurak bir ışık olabilen insanların…