.: Ünsal Çetin

İlliberal Para Politikamızın Kamusal Zararı

Parasal ve finansal konular üstüne düşünmenin belli bir zorluk barındırdığı açık. Ülkemizin son yıllardaki entelektüel gerilemesi en ağır fikri kargaşayı bize parasal konularda yaşatıyor.

Gelecek nesillerin bugünleri en çok para ve bağlantılı konularda gülünç bulması hayli muhtemel. Yerli ve milliliği dilinden düşürmeyen bir anlayışın “Türk” Lirasına bariz bir yıkım yaşatıyor olması ülkemizdeki ortalama zihniyetin anlayabileceği bir olgu değil. Uyarmak görevimizdir ki, bir fikir sırf bir milliyetçiden çıktı diye ülkeye yararlı olmaz. Benzer şekilde, liberal olduğunu söyleyen birisinden çıkan her fikrin piyasa dostu olacağını peşinen kabul emek de hatadır.

Güncel örnek, iddialı bir liberal olan Rasim Ozan Kütahyalı’dır. Merkantilizm ve kreditizm hurafelerinin Türkiye’nin günceli bağlamında en agresif avukatlarından birisi olmasına rağmen, muhtemeldir ki bunu yapmanın kendisini liberallikten uzaklaştırmadığını iddia edecektir. Biz yine de hatırlatalım, tarih boyunca parasal konularda ucube fikirleri savunan monetary crank’ların ortak ve hatta öne çıkan vasfı illiberal olmaları idi.

Enflasyonla birliktelik kuran bir parasal milliyetçilik anlamlı olmayacaktır. Ne de liberal düşünce enflasyonla birliktelik kurabilir. Nesiller boyu süregelen ve son yıllarda tekrar alevlenen enflasyonist bir ortamda ‘TL’nin değerli olduğunu’ yüzü kızarmadan dile getirmek ancak liberal parasal tefekkürden nasiplenmemiş bir ülkede mümkün olabilir.

Devletler tarih boyunca zor güven toplamıştır. Liberal düşüncenin ekonomik konularda da kurallara dayalı politika talebi bu gerçeği bilmekten gelir. Tarih okuyan birisinin devlet adamlarına ve politikacılara güven duyması; kişisel yönetimi tercih etmesi büyük bir çelişkidir. Özenerek baktığımız gelişmiş ülkelerin modern dönemlerinde bile bunun çarpıcı örneklerini bulmak mümkündür. Başkan Nixon 1971 yılında, ABD tarihinin savaş dönemi dışındaki bir zaman zarfı içinde, ekonomi geneline yayılan ücret ve fiyat kontrollerini ilk kez ihdas eden kişiydi. Enflasyonla mücadele amaçlı bu kontrol kararını almadan tam 11 gün önce, daha öncesinde de defalarca yaptığı gibi, ücret ve fiyat kontrollerine açıktan açığa karşı çıkmıştı. Bu kontroller devasa bir fiyasko ile sonuçlandı ve ABD Büyük Enflasyon olarak adlandırılan daha kötü bir döneme girdi (T. Sowell, Basic Economics: A Commonsense Guide to the Economy, s. 415–416).

Artık güven bunalımı yaşayan bir ekonomiyiz. Belirsizlik, kuralsızlık ve kararsızlık yönetim politikasının en çok ekonomik tarafında göze çarpıyor. Halil Berktay’ın ifadesiyle, “En belirgin zikzak ekonomi ve finans alanında yaşandı. … Ekonomik krizin kendisi ne yaptığını bilme değil, ne yaptığını bilmeme zemininde patlak verdi”. Bugün itibarıyla, ne yazık ki, bir ‘serbest kur rejiminde’ uzatmalı bir döviz krizi yaşıyoruz. Biz serbest piyasacılar için ibret alınacak bir durum olmalı bu. Rejimin adına bakarak, piyasa düşmanları serbestiyetin krize teşne olduğunu iddia edebilir. Nitekim, tarihin çeşitli konjoktürlerinde bu uyanıklığı yaptılar da… Ancak, zarfa değil mazrufa bakıldığında, kötüye gidişin serbestiyet nedeniyle değil, serbestiyetten uzaklaşmadan ötürü yol aldığını görmek kolaydır. Kur hareketleri artık bizi parasal dengeye yaklaştıran ufak ayarlamalar değil, parasal dengesizliğin kendisinin aşırı oynak bir gösterisine dönüşmüştür.

Özetleyecek olursak; 2017’ye kadar iyi kötü devam ettiği kabul edilebilecek ‘kural benzeri’ bir enflasyon hedeflemesinden vazgeçildi. Arka kapı finansal operasyonlarla, bir fiyat kontrolü politikası olarak, zımni kur hedeflemesi yapıldı. Diğer yandan, 3–5 aylık ve sadece önceki döneme nispetle ‘sıkı parasal duruşun’ sıkı para politikası olduğu sanıldı. Baskın yöntem olarak faize –doğası itibarıyla piyasa düşmanı bir alet olan– balyozun vurulması tercih edildi. Devlet bankaları öncülüğünde girişilen gösterişli ve bol keseden kredi kampanyaları üzerinden gittikçe daha fazla kaynak ‘politik olarak’ tahsis edildi. Toplum mühendisliğinin bir parçası olan finansal mühendisliğin kendisini piyasalardan üstün zanneden kibrine yenik düşüldü; kükreyen bir ekonominin finansal hokus–pokus ile ihdas edilebileceği sanıldı. Bütün bunlar, kayıtlara düşmemiz gerekir ki, “Bir serbest piyasa iktisatçısı” olduğuna kanmamız istenen Berat Albayrak’ın dönemine ait, baştan aşağı illiberal politika tercihleriydi.

Habertürk – 25.07.2019

Halbuki, temel strateji olarak piyasalara müdahale etmemek benimsenmeliydi. Ve şayet piyasalara müdahale edilecekse, bunun kurala dayalı, öngörülebilir ve şeffaf şekilde gerçekleştirilmesi gereği gözetilmeliydi. Piyasanın uzun süre boyunca kandırılamayacağı, onun keyfi kararların ardında yatan kişisel zekâdan hep daha akıllı çıkacağı gerçeği bilinmeliydi.

Böylece, Türkiye’nin “bir kaçan fırsatlar ülkesi olduğu” bir kez daha kanıtlanmış oldu. Heba edilen ihtiyat akçeleri, döviz rezervleri, kamu kaynakları kullanılarak, siyasi otoritenin keyfi tercihlerinden bağımsız şekilde fiyat istikrarı temin eden bir para kurulu tesis edilebilirdi. Bunun yerine, hem bedel ödenen hem de ödenen bu bedelin boşa harcandığı bir süreçten geçmemize sebep olan hatalar zincirinde inat edildi.

F. von Hayek de belirttiği gibi, “Modern dünyanın büyük endüstriyel güçlerinden hiçbirisi bu konuma değeri düşen bir para birimiyle erişmemiştir” (Hayek, ed. R. M. Ebeling, s. 104–105). Biz liberal ekonomistlerin kullanmayı sevdiği bir tabirle, lisan için gramer neyse, para bir ülke ekonomisi için odur. Paranın değeri ile oynayarak dış ticarette sürdürülebilir rekabet üstünlüğü kazanılabileceğini sanmak ancak birinci adımdan ötesini düşünmekten aciz bir iktisadi muhakeme ile mümkün olur. TL’nin değerini merkez bankası müdahalesi ile düşük tuttuğumuzda rakip ülkelerin karşılık olarak kendi para birimlerinin değerini düşürmeyip, sizi sadece seyredeceğini beklemek pek gerçekçi değildir. Sadece ihracatçının kısa vadeli gelir artışı uğruna ülke içi genel satın alım gücünde uzun vadeli bir aşınmaya sebep olmak milli paranın ve de ekonominin altını oyar. Parasal manipülasyon ile ihracatı teşvik edip, ithalatı caydırmanın bize kazandırdığı bir gelir de rekabet avantajı da yoktur.

Tarihin farklı dönemlerinde, farklı ülkeler ‘Yüksek fiyatların çaresi, yüksek fiyatlardır’ çıkmazına sürüklenmişti. Belirli bir anda, ‘Türk Lirasının değeri piyasanın karar kıldığı seviyenin ötesinde düşmeli’ demek yalnızca halkın geçim sıkıntısını dikkate alma başarısızlığına uğramaz, ayrıca enflasyondan kurtulmak için enflasyona ihtiyacımız olduğu iddiasını ileri sürmek anlamına da gelir. Para politikamızı istikrarsızlığa kilitleyen “Enflasyonun sebebi faizdir” anlayışı, bizi işte bu çıkmazın içinde zaman kaybetmeye mecbur tutuyor. Amaçlananın tam tersine “Daha yüksek faiz, enflasyon ve kur, daha düşük büyüme” kısır döngüsüne hapsediyor.

Enflasyonun bizzat TCMB politikası nedeniyle hayat bulduğunu kabul etmediğimiz sürece, bu konuda ilerleme kaydetmemiz mümkün değil. Bir fiyat istikrarına ulaşacak olsak, buna kendi politikasının sebep olduğunu sabah akşam söylemekten yorulmayacak olan aynı politikacı ve bürokratların, enflasyon için de müsebbip olduklarını görebilmek bizim ülkemizdeki kadar zor olmamalıydı.

Dolarizasyonun zararlarına dair, burada tekrara düşmek pahasına vurgulamaya değer gördüğüm bir husus var;

Sağlam paraya sahip olmayan ülkelerde yurt içi yerleşiklerin yabancı para tutma eğilimi yaygın bir davranıştır. Fed’de çalışan araştırmacıların tahminine göre dolaşımdaki ABD dolarının %55–70’i ABD dışındadır. Gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanlar yabancı para gömülemesi yaparak aslında kendi ülkelerinde ürettikleri malları bir kâğıt parçasıyla –gelişmiş ülke merkez bankalarının neredeyse sıfır maliyetle bastığı bir kâğıt parçasıyla– değiştirmiş olmaktadırlar.

Bu haliyle yabancı para gömülemesi, sağlam paraya sahip olmayan ülkelerin sağlam paraya sahip varlıklı ülkelere verdiği bir hibeye dönüşmektedir (S. Hanke ve K. Schuler, Para Kurulları, s. 50–51).

Bizim için durum son 3–4 yıldır keşke sadece bundan ibaret kalsaydı. Kurların bu seviyesi artık bize sadece bir para politikası başarısızlığı anlatmıyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve onunla birlikte gelen kötü yönetim yüzünden adeta dış dünyaya döviz kurları üzerinden bir tür hava parası da ödüyoruz. Döviz alabilenlerin ve enflasyona karşı diğer koruyucu tedbirleri alabilenlerin Türk Lirasındaki erimeye karşı kendilerini bir nebze koruyabildiklerini söylemek mümkün. Buna karşın, ancak geçimlik seviyede kazandığı için dövize erişmesi imkânsız olanlar, ne yazık ki, bu sürecin en çok kaybedenleridir.

Bugünlerde gündem harcanan döviz rezervleri üzerinde yoğunlaşmış olsa da, şiddetli bir tür bağımlılık seviyesinde kapıldığımız girdap olan kreditizm kabahati dikkatlerden kaçmamalı. Bankacılık kesimi kredi hacmimiz 2002’de yalnızca 48 milyar TL idi. Rakam 2016’da 1 trilyon 734 milyar TL’ye tırmandı. Bütün içinde kısa olduğu kabul edilebilecek olan 2010–11 dönemi dışında, bu kredi genişlemesi gayet dengeli ve sağlıklıydı. Bu sağlığın altında yatan ciddi politika doğruları vardı. Mart 2021 itibarıyla hacim 3 trilyon 777 milyar TL’ye yükseldi. 14–15 yıldaki artışını sadece son 4 yılda ikiye katlayan bu orantısızlığın ekonomik bir mantıkla izahı mümkün değildir. Bu orantısızlık, bizi tam da şu andaki halimize düşüren politik tercihlerle açıklanabilir. Önümüzdeki birkaç yıl içinde rakamı yine katlamaya çalışmaktan da bir fayda görmeyeceğimiz kesindir. Ülkenin şu koşullarında kolay, ucuz ve bol kredi çağrısı yapmak ancak sektörel çıkarlara ve enflasyon lobisine hizmet başlığı altında anlam kazanabilir.

Şahsen, 2003–2017 döneminin politika doğrularına defalarca işaret ederken, faiz lobisi ya da “Enflasyonun sebebi faizdir” söylemlerinin beni ifade etmeye yönelttiği bir uyarı da vardı. Bu yönetimin en zayıf karnının finansal zihniyeti olduğunu, en büyük darbeyi de buradan yiyebileceğini dile getirmeye çalışmıştım. Bugün itibarıyla haklı çıkmış olmaktan ve halen haklı çıkıyor olmaktan ancak üzüntü duyuyorum. Bu uyarımın bazen liberal dost meclislerinde bile anlamsız görülebildiğini müşahede ettiğim zamanlar benim için ayrı bir hayal kırıklığıydı. İşte bu nedenle, liberal düşüncenin en çok Avusturya Okulu kanadından etkilenen bir mensubu olarak, tefekkürün tutarlı bir bütün oluşuna, olması gerektiğine dair düsturun benim için önemi gittikçe artıyor.

Liberal toplumsal düzen alternatiflerinden çok daha fazla başarıyla kamuya ve genelin çıkarına hizmet eder. Liberalizm düşmanları ise serbestiyet rejiminin kamusal çıkarı ihmal ettiğini öne sürmekten keyif alırlar. Serbest piyasa karşıtlarını ve serbest piyasanın ehliyetsiz destekçilerini özellikle enflasyon konusunda tartışmaya davet edin. Genelin çıkarını ancak liberal düşüncenin koruduğunu ifade etme amacında elinizin güçlendiğini fark etmeniz güç olmayacaktır.