.:

Ertan Aydın – CHP Kemalizm gömleğini çıkarmalı

Son günlerde, CHP’de ciddi bir vizyon ve program değişikliği olup olamayacağı tartışılıyor. Ancak, tüm beklentilere rağmen dikkate değer bir ideolojik değişiklik olmaması ve bir anlamda CHP’nin hiç bir hayati meselede açılım yapamaması akıllara önemli bir soruyu getiriyor? CHP degişim konusunda ciddi bir ihtiyaç hissetmesine ve kendi genel başkanının yer yer böyle bir irade sergilemesine rağmen kendisini muhalefetten iktidara taşıyabilecek türban, Kürt meselesi, ekonomi gibi konularda niçin açılım yapamamaktadır? Sorunun cevabı, CHP’nin 1930’lara dayanan jakoben halkçılık anlayışında ve son yıllarda Türkiye’nin en ideolojik partisi haline gelmesinde yatmaktadır. CHP, 1930’larda doğan ancak bugünkü Turkiye’nin gerçekliğine cevap vermeyen anakronistik bir ideolojiye sahip olmanın yanısıra, çok başarılı bir sekilde kendi tabanına bu ideolojiyi aşılamış olmanın kurbanı olmaktadır.  Parti liderleri istese de, parti tabanı pragramik ve gerçekçi hiç bir atılıma izin vermemektedir.

Homojen Türk projesi

1930’lu yıllarda İsmet İnönü ve Recep Peker idaresindeki CHP, parti programını tahayyüli bir homojen Türk milleti fikrine yaslamıştı. Dinin pek bir öneme sahip olmadığı, etnik ve sınıf farklılıklar içermeyen bu millet adına egemenliği kullanan tek partili CHP yönetimi, Rousseau’nun “volonte generale” (kamu iradesi) kavramından hareketle, halka rağmen ama halk adına tepeden inme bir kültürel devrim oluşturmayı ve buna dayalı bir ideolojiyi halka aşılamayı hedefledi. Bu modelde, demokrasi pozitif bir olgu olarak görülse bile, mevcut halkın değerlerine güvenilmediği için sürekli erteleniyordu. Dönemin dünya ve ulusal konjonktürünün de etkisiyle demokrasi ve bilhassa da liberal demokrasi karşı durulması gereken olumsuz bir fikir olarak telakki ediliyordu. Batılılaşma ve Avrupalaşma vazgeçilmez unsurlar olarak varlığını devam ettiriyordu.

‘Mesihçi siyaset’ kurbanı

Fakat, Avrupa eski liberal kimliği ile öne çıkan bir yapıdan uzaklaşmıştı. Aksine, totaliter ve faşist ideolojilerin giderek yaygınlık kazandığı bir kıta haline geliyordu. CHP eliti de Avrupa’yı artık yeni kavuştuğu veçhe ile örnek alma yolunu tercih ediyordu. Bu sebeple, Avrupa’dan liberal özgürlükçü fikirler değil tam tersine totaliter ve baskıcı düşünceler devşirilmeye başlandı. CHP yapısal anlamda kurumsallaşmasını bu düşünceler etrafında şekillendirmiştir. Bu algılamada “ideal demokrasi” cahil olarak addedilen halkın, devrim elitleri tarafından olgunlaştırma ve medenileştirme misyonunun spesifik adı haline getirilmiştir. Teorik olarak “halk” yüce otoritenin kaynağı olarak görülüyordu.

Fakat pratikte halkın yoğun bir indoktrinasyon sürecinin en önemli nesnesi haline geldiğini görüyoruz. Bu anlayıştan hareketle, 1930lu yılların CHP eliti esasında mevcut halkın temsili ile ilgilenmiyorlardı. Onların, daha ziyade gelecekte kurmayı tasarladıkları “hayali” halkın temsiline dönük ilgileri vardı. Bu tarz bir demokrasi tasavvuru CHP elitinin siyaseti “Mesihçi” bir amaç doğrultusunda ele almalarına yol açmıştır. Buna göre, insanların kaçınılmaz olarak varmaları gereken aydınlanmış, laik ve çağdaş geleceği onlara hazırlamadan demokrasiye fiilen geçiş yapmak mümkün görünmüyordu.

İdeal demokrasi gelmez!

Bu “ideal demokrasi”ye hazırlanışın yegane enstrümanı olarak ta “seküler ahlak” kavramı öne çıkarıldı. İnsanlar şayet seküler ahlak ile donanmadıkları müddetçe demokrasi ertelenebilir bir proje olarak kalabilirdi. Önce insanların inanç ve ahlak düzeyinde terbiye edilip medeni vatandaşlık seviyesine çıkarılması gerekmekte, ancak bu şekilde demokrasi güvence altına alınabilirdi. Aksi takdirde, demokrasi her an devrim karşıtlarının elinde rejimi yıkmanın bir aracı haline dönüşme riskini taşımaktadır. Dahası, laiklik, her şeyden önce otokratik bir anlayışla kurgulanarak, kavramın demokrasiyle olan bağı koparılmıştır. Denebilir ki, Türkiye’de CHP’nin laiklik formülasyonu demokrasinin önünü kesen ve onu hiçbir zaman tam manasıyla mümkün kılamayan bir mekanizmaya dönüşmüştür. CHP elitinin bakış açısında demokrasi ve laiklik arasında güçlü bir gerilim olduğu söylenebilir.

1950 ’lerde çok parti demokrasiye geçilince, CHP’nin gerçek halkla yüzleştiği noktada jakoben ideolojisine oy çoğunluğu kazanması zordu. Onun için, CHP eliti sürekli demokrasi dışı güçlerle iktidara gelme yolunu tercih etti. Diğer bir ifadeyle, CHP elitinin her defasında 30’lu yılların Jakoben laiklik anlayışına başvurarak, farklı talepleri anti-demokratik enstrümanları harekete geçirerek bastırma yoluna gittiğini görüyoruz. Özal sonrasi dönemde, CHP bir yandan askeri müdahelerden medet umarken, bir yandan da kendi tabanına daha önceki homojen, sınıfsız, etnik farklılıksız, ve İslam’sız halk ideolojisini güçlü bir sekilde aşılamış oldu. Özellikle irtica korkusu altındaki Cumhuriyet elitleri ve Sünni çoğunluk çekincesi altındaki Alevi nufüs tarafından benimsenen bu ideoloji, halihazırda CHP’ye oy veren kesimler içinde çok güçlü bir ideoloji olarak yer etmiş bulunmaktadır.

Sosyolojisi siyasetine engel

Bu yönlerden, AK Parti’ye kıyasla, CHP çok güçlü bir ideolojik parti görüntüsü arz etmektedir: AK Parti’nin kurmayları ve tabanı, Alevi meselesi, Kürt meselesi, liberal ekonomi, AB ve laiklik açılımlarını cok rahat yapabilecek fikri esnekliğe sahip olabilirken, CHP tabanı, 2010 yılları için çok anakronistik ve aşırı olabilen bir ideolojiye bağlılığını sürdürmektedir. İronik olan, CHP seçmeninin diğer partilere kıyasla sosyo-ekonomik düzeyinin daha yüksek olmasıdır. Nasıl oluyor da, daha eğitimli ve ekonomik düzeyi daha avantajlı olan kitleler bir şekilde daha tutucu ve değişim karşıtı bir tutum takınabiliyorlar? Tam da bu nokta, bu yazının temel yaklaşımını doğrulamaktadır. 1930lu yıllar CHP elitinin kendi paradigmasını eğitim kurumları yoluyla aşılama ve indoktirine etme politikalarının, CHP’nin varlığını sürdürmeye kafi oranda bir ‘eğitimli’ kitle oluşturduğu söylenebilir. Bu kitlenin süreç içerisinde zamanla evrilerek bugünkü AB karşıtı batıcı, değişim karşıtı devrimci, kısaca ulusalcı bir çizgiye geldikleri görülmektedir. Bir anlamda, CHP tabanı 1930lardan bugüne patolojik bir düşünce evrimi geçirerek gelmiş oldu.  Bütün bu sürecin eğitim yöntemleriyle desteklenmesi ve pekiştirilmesi CHP tabanının problemli ideolojik tutumunu daha da derinleştirmiştir.

Bu açıdan, CHP’nin başına Atatürk gibi bir lider dahi gelse, partinin tabanını küstürüp krize yol açmadan bir açılım yapabilmesi zordur. Zira, CHP tabanının sorunlu bir anakronizm sergileyerek, CHP elitinin değişim iradesini bile frenledikleri söylenebilir. Başka bir ifadeyle, mevcut CHP eliti kendi oluşturduğu Jakoben ideolojik formasyonla yetiştirilmiş tabanının endişelerini giderebilecek bir çıkış yolu bulmakta zorlanmaktadır. CHP tabanı, CHP’deki değişimin önündeki en önemli engel olarak durmaktadır. Bugünlerde, CHP’de yaşanan huzursuzluğun en önemli sebebini üst yönetim arasındaki iktidar mücadelesinden daha ziyade tabanın tutucu ideolojik formasyonunun mevcut konjonktürde sürdürülebilir olmamasında aramak gerekmektedir. Bu anlamda, CHP sosyolojisi, siyasetinin ayağına dolanmaktadır.

Artık yük olan ‘ideolojik taban’

Esasında, bu tür ideolojik tabanlar, dünyanın değişik yerlerindeki siyasi partiler için hep bir sorun teşkil etmektedir. ABD’de Cumhuriyetçi Parti tabanı da son zamanlarda, CHP tabanı gibi, “Amerikan cumhuriyetinin” idealize edilmiş ve Hıristiyanlaştırılmış ilk dönemi nostaljisi içinde, yabancı ve azınlıklara kuşkuyla bakan, uluslararası eğilimlere kapalı ve ulusalcı bir ideolojiyi hızla tabanına yaymış bulunuyor. Bu ideoloji Cumhuriyetçi partiyi aşırılaştırırken, muhtemel bir iktidara gelme durumunda, ABD’nin iç ve dış siyaseti için büyük krizlere yol açabilecek bir vizyonu kökleştirmektedir.

Kılıçdaroğlu ve ekibinin, CHP’deki bu sosyal patolojiyi rehabilite etmeden ciddi bir siyasal dönüşümü gerçekleştirmesi zor görünmektedir. Hatırlanacağı üzere, 2002 önceside, Tayyip Erdoğan ve ekibi, kendi potansiyel tabanının hassasiyetleriyle ters düşen politik söylemlerle yola çıktı. Avrupa Birliği vurgusu yaptı, Milli Görüş gömleğini çıkardığını söyledi, ekonomide liberal çıkışlar yaptı vs. Kendi tabanının bile desteğini yitirme riskini göğüsleyerek siyaset yaptı. Muktedir olabilmek için güçlü bir istisna ortaya koydu.

Sonuç olarak, büyük bir başarı sergiledi. Şayet, Kılıçdaroğlu ve ekibi, muktedir olmayı hedefliyorsa tıpkı Erdoğan gibi bir istisna ortaya koymalıdır. Kemalizm gömleğini çıkarmayı göze alabilmeli örneğin. Kürt meselesinde, Alevi meselesinde, Avrupa Birliği konusunda tabanının tutucu reaksiyonlarını iyi yöneterek, 30’lu yıllar anakronizmine düşmeden daha farklı ve yeni şeyler söylemesi gerekmektedir. Kılıçdaroğlu, tabanının zihin kodlarını dönüştürecek siyaset üretmedikçe, CHP’deki rutin parti içi hesaplaşma dönemi kapanmayacağa benziyor. CHP’nin tabanı bir nevi onun ‘Frankenstein’i haline gelmiş gözükmektedir, daha fazla partiye zarar vermeden dönüştürülmesi CHP’nin önünü açacaktır.

Star-Açıkgörüş, 22.11.2010