.:

Ergun Yıldırım – Kürt sorununda sivil iradenin aktörleşmesi

Türkiye, büyük bir uyanıştan geçiyor. Çeyrek yüzyılı aşan şiddet dalgasından sonra güvenlik, çatışma ve şiddet yöntemleriyle sorunun çözülemeyeceğini, artık bütün taraflar kabul etmektedir. Devletin egemenliğini Kürtler üzerinde kurma tarzı ve bunlara direnen Kürtlerin geliştirdiği tutumlar yeni bir aşamaya ulaşmış gözüküyor. Sürgün, köy boşaltma ve silahlı mücadele gibi seçenekler denendikten sonra tek seçenek ortada kalmakta: Sivil irade. PKK’nın eylemsizlik kararı ve iktidarın demokratikleşme konusunda gösterdiği çaba sivil iradenin devreye girmesine önemli imkânlar sunuyor. Sivil toplum, politik topluma karşı seferber olmuş durumda. Türkiye, bütün toplumsal kesimleri ve bölgesel katılımıyla sorunu konuşuyor. Aralık 4-5 tarihlerinde, İstanbul’da Sivil Dayanışma Platformu’nun gerçekleştirdiği Kürt Çalıştayı bunu örnekleyen önemli bir girişimdi. Türkiye’nin farklı yaklaşımlarını, kesimlerini ve bölgelerini temsil eden STK yöneticileri şiddet ve egemenlik dilini aşarak Kürt sorunu konuştular.

Muhafazakâr katkı

Artık bölgeler arası ve toplumsal gruplar arası sivil iradeyle yeni bir yaklaşım ortaya çıkmaktadır. Muhafazakâr siyasal yaklaşım ya da iktidarın Demokratik Açılım bağlamındaki çözüm girişimleri tek başına yol almıyor. Bu siyasal gelişmelerle beraber muhafazakârlığın sivil toplum kanadında konumlanan birçok kanaat önderi, STK temsilcisi ve fikir adamları Kürt sorununun çözümü üzerine düşünüyorlar. Muhafazakârlığın sivil toplum alanıyla Kürt sorununa dahili, büyük bir açılım getirecektir. Türkiye’nin Kürt meselesinde direnç oluşturan iç Anadolu ve Karadeniz bölgeleri başta olmak üzere Türkiye’nin bütün bölgelerindeki algılamaların değişmesine katkı sağlayacaktır. Kürt meselesinin, Türk meselesi haline gelmesini ve Türklerin tehdit algılamalarının dönüşmesine yardım edecektir. Muhafazakârlık, geniş kitlelerin zihniyet dünyasında yer alması nedeniyle Kürt meselesine çıkış aranmasında büyük önem taşımaktadır. Dinsellik üzerinden üretilen Türkçülük ve milliyetçiliğin blokajlarını aşmayı kolaylaştıracaktır. Bölgeler arası Kürt algılamasının sorunlu boyutları giderilecektir. Türkiye toplumunun ana gövdesini oluşturan yaklaşım ve hareketlerin Kürt meselesiyle barışık bir dil geliştirerek bunu toplumun geneline yaymaya yönelmeleri, çözüm için önemli açılımlar getirebilir. Bu olguyu, Abdullah Öcalan da görmüş olmalı ki cemaat ile ilgili yeni yaklaşımlar ileri sürmektedir. Öcalan, Gülen Hareketi’nin Kürt sorununu çözme hususunda taşıdığı potansiyel ve aktörel imkânları gündeme getirdi. Dinsel cemaatler, sivil toplum olarak büyük avantajlar sunmaktadır bu konuda. Demokrasi ve barış dilini ısrarla kullanan, bu konuda çeşitli toplantılar yapan ve Türkiye entelektüel sermayesini harekete geçiren önemli rolleri var olabilir. Dünyanın her yerinde dini hareket ve liderler, çatışmaları durdurmak ve barış temelinde çözümler geliştirmek için önemli pratikler ortaya koymaktadırlar. Afrika’nın Liberya’sında, Latin Amerikan ülkelerinin Katolik dini liderleri vs. buna örnek gösterilebilir. Papa J. Paul II, Fethullah Gülen dünya barışı için görüşmüşt. Din adamları, cemaat liderleri neden Türkiye’nin yakıcı sorununu çözmek hususunda aynı imkânlara sahip olmasın? Türkiye, sivil dinsel imkândan ve birikimden yararlanmalıdır. Ön yargıya dayalı “Ortodoks elit” tutumların cemaat karşıtı tutumları terk edilmelidir.

Ayrıca çeyrek yüzyılı aşan çatışma, faali meçhuller, köy boşaltmalar, sürgünler, hapisler vs. ile Güneydoğu bölgesi büyük bir yoksulluk, gerginlik ve dışlanma psikolojisi içindedir. Kirli savaşın ürettiği bir toplumsal yapı ile karşı karşıyayız. Bu toplumsallığın sorunlarını sivil faaliyetlerle, etik ve dini ruhaniyetin soluklarıyla, dayanışma ve yardımlaşmayla giderme konusunda cemaatlerin önemli bir katkısı olacaktır. Ancak cemaatler, bölgedeki çalışmalarda, birbirlerine destek veren ve “hayırda yarışan” bir tutum içinde rekabet etmelidirler. Cemaatlerden birinin kendine egemen statü vererek diğerlerini dışlayıcı tutumlar içine girmemesi gerekir. Paylaşma, dayanışma ve beraberlik ilkelerine dayalı Müslümanlık ahlakından uzaklaşmaya neden olur.

Dışlayıcı değil kapsayıcı yurttaşlık

Kürtlerin temel talepleri devlet egemenliğine eşit katılım, bölgesel yönetimde aktörlük ve Kürtçe anadiliyle eğitimdir. Çözüm bu üç alanda somutlaşmaktadır. Kürtler, devlet egemenliğine eşit yurttaşlık temelinde yeniden katılmanın sağlanmasını istiyorlar. Türkiye vatandaşlığının, Türk vatandaşlığı yerini alması demektir bu. Bunun gerçekleşebilmesi için yeni bir anayasanın yapılması gerekmektedir. Irk, kavim ve etnik millet yaklaşımlarını dışarıda bırakan, ama bütün farklılıkları algılayan eşit Türkiye vatandaşlığı olarak formüle edilebilir bu. İktidarın anayasa arayışı ve farklı toplumsal kesimlerin yeni anayasal talepleri, bu konuda önem taşıyabilir. Bölgesel bağlamda yerel yönetim imkânlarının artırılması ve Kürtlerin aktörel katılımlarını öne çıkarıcı düzenlenmeler gereklidir. Siyasallaşma ve bu siyasallaşmayla gelişen bilinç yoğunlaşmasının ürettiği fazla enerji ve gerginliği karşılamanın başkaca bir yolu gözükmemektedir. Güneydoğu’da bölgesel farklılıkların temsiline yer verecek yerel yapılanma, sorunun çözümünde büyük bir alternatif olacaktır.

Son olarak Kürtçenin anadil eğitiminde özgürleşmesi gelmektedir. Okulda, televizyonda, turizmde vs. Kürtler anadilini kullanabilmelidir. Bölgeye has düzenlemeler yapılabilir. Resmi dil Türkçe ile beraber Kürtçenin varlığına kuşkuyla bakılmaktan vazgeçilmelidir. Kürt sorununu çözmenin arefesinde sivil toplumum aktörleri, hareketleri ve kuruluşlarının sorumluluk yüklenerek teklifler, söylemler, yaklaşımlar ve ilişkiler geliştirmeleri yeni Türkiye’nin kurulmasında büyük bir önem taşıyacaktır.

Star-Açıkgörüş, 16.12.2010