.: Bekir Berat Özipek

Devlet ‘eşkıyayla’ görüşür müymüş?

Her şeyden önce, devlet ile terör arasındaki mesafe sanıldığı kadar fazla değildir; terör kavramı ilk kez devletin bir faaliyetini anlatmak için kullanılmıştır ve devletlerin hiçbiri bu konuda pirüpak değildir. Bu yüzden “terörist” veya “terör örgütü” kavramlarını fazla tasarruflu kullanmak ve onu sadece bazı silahlı muhalif gruplara özgülemek yanlıştır.

Bir devlet ile çeteyi ayırmamızı sağlayan en temel fark hukuktur; devletten önce varolan, yani varlığını devlete borçlu olmayan, devletin de ona uyması gereken, odağında insan haklarının yer aldığı evrensel bir değer olarak hukuk. Ve bu anlamıyla hukuk, geçmişten günümüze en fazla devletler tarafından ihlal edildiğinden, kısacası dünyada “senin devletin bir melekti yavrum” denecek bir devlet olmadığından, terörden söz ederken peşinen devletlerin diline teslim olmamız için ahlaki bakımdan makul bir sebep de yoktur. Dahası, silahlı muhalif gruplardan gelen terör de genellikle onu önceleyen bir devlet terörünün ürünü veya sonucudur. Çoğu kez devletler, terörist dedikleri bu grupları kendi suretlerinde yaratmışlardır.

İşte bu yüzden, devletler sorunlarını çözmeye karar verdiklerinde, bu iradeyi gösterecek daha sorumlu ve daha akıllı yönetimler dümene geçtiğinde, kendileriyle savaşan silahlı muhalif grupları muhatap alırlar. Yani “terörist”le pazarlık da eder, masaya da otururlar. İngiltere’si, İspanya’sı yapmıştır bunu. Ulus devlet içinde etnik bir sorunu sıfırlamak değil ama minimize etmek mümkündür ve bunu yapan devletler de “teröristi muhatap alma” basiretini gösteren devletlerdir.

Türkiye eğer Kürt sorununu çözecekse, evrensel tecrübeyi izlemek ve bu çerçevede yeni bir yol haritası hazırlamak zorunda. AK Parti Hükümeti, çözümsüzlüğü derinleştiren eski paradigmaya meydan okuyup yeni bir yol açmak gerektiğini ilk fark eden veya buna ilk cesaret eden hükümet olmanın onurunu taşıyor.

Ama bu onun kuşatıcı bir çözüm perspektifi geliştirip onu kararlılıkla uygulayacak bir iradeye sahip olduğu anlamına gelmiyor. Onun kendine güven sorununa muhalefetin çözümü engelleme pahasına onu başarısızlığa uğratma politikası eklenince, çözümün gerektirdiği pek çok kolay adımı bile atamıyor. Açılım sürecinde yaşananlar bunu gösterdi. Daha açılımın başında “anadilde eğitim gündemimizde yok” veya “genel af gündemimizde yok” şeklindeki açıklamalarla, açılıma ilişkin umutların daha baştan ciddi anlamda hasar görmesine kendisi neden oldu. Bu açıklamalar, çözümün gerektirdiği cesur adımların bu iktidar tarafından atılamayacağı kanaatini doğurdu ve açılımın psikolojik etki gücünü de azalttı.

Şimdi bıraktığı yerin daha ilerisindeki bir noktadan başlaması, daha kararlı bir görüntü ortaya koyması gerek. Sivil ve siyasi hakların tamamını (anadilde eğitim dahil) gündemine almalı ve realize etmeye çalışmalı. Açılımın psikolojik ve moral anlamda etkili olabilmesi bakımından, “demokratik özerklik”, “yerel temsil”, “ikinci resmi dil” ve “bayrak” dahil, hiçbir önerinin tartışılmaz olmadığı açıklıkla vurgulanmalı.

Kim neden muhatap alınır?

Gelin “pirüpak devlet” hurafesinin ötesine geçip düşünelim. Bu ülkede PKK’dan çok daha önce, Apo daha doğmadan devlet terörü yok muydu? Tedip, tenkil ve tehcir terör değil miydi? Dersim Katliamı bir devlet terörü değil miydi? Ya 90’ların faili meçhulleri? Bu sorulara gönül rahatlığıyla “hayır” diyebiliyorsak, PKK ile görüşmeyi kınayabiliriz. Yine, bugün “terör örgütü muhatap alınamaz” diyenler, acaba kendi çocukları bir sınır karakolunda asker olsaydı, aynı şekilde esip gürleyebilecekler miydi? Ya da onların çocukları orada olur muydu? Bu sorulara da gönül rahatlığıyla “evet” diyebiliyorsak, PKK ile görüşmeyi kınayabiliriz. Pratik olarak da Hükümetin sorunla ilgili hiçbir aktörü dışlama lüksü yok. Hele bu aktör Öcalan ise hiç yok. PKK Kürt Sorununun bir ürünü veya sonucu olarak doğdu, ama artık sorundan bağımsız bir varlığı var. Son Açılım sürecinde, kendisi olmadan gerçekleştirilecek bir çözümü sabote edebileceğini de gösterdi.

Bu gerçeği kabullenmek pek çok kişi için acı verici ama çözüm sürecinde Öcalan anahtar role sahip. Üstelik hepimiz biliyoruz ki, “devlet” ile PKK veya Öcalan arasındaki görüşmeler hiç de yeni değil. Derin devletle de öyle. Bunu muhalefet de biliyor. Yeni olan veya aleni olan, bunu yetkisi kendinden menkul bazı devlet bürokratlarının yerine, halkın seçip yetkilendirdiği sivil hükümetin yapacak olması (Yoksa CHP ve MHP’nin de asıl tepkisi buradan mı geliyor?) Öcalan ile görüşmenin toplumun bazı kesimlerinde doğuracağı tepkiyi azaltmanın bir yolu BDP üzerinden görüşmek olabilirdi. Ama BDP’liler “ben bilmem kocam bilir” diyen sinik ev kadını gibi davranıp topu sürekli İmralı’ya attılar veya Öcalan bunun böyle olmasını istedi. Öyle oldu, böyle oldu, sonuçta bu gerçekleşmedi.

Öcalan’la görüşmenin ne zararı var?

Şimdi Öcalan yaşıyorken, örgütü ve azımsanmayacak bir Kürt nüfusu üstünde karizmatik bir etki sahibi iken sorunun çözümünde onun katkısını sağlamak, silahların susturulması ve şiddetin sonlandırılması konusunda onun irade göstermesine fırsat vermek gerek.

Ancak bütün yol haritasını Öcalan’a güvenerek kurmak da hata olur. Çünkü gerek değişken ruh hali, gerekse de başka bazı ilişkileri, onunla dikkatli bir ilişki geliştirmeyi gerektiriyor. Zor bir denge bu. Bu çerçevede, onun desteğini alacak, onun da kendisini çözümün bir parçası olarak tanımlamasına elverişli, ama sadece onun desteğine bağlı olmayan bir yol haritası oluşturulmalı.

PKK’nın siyasi taleplerini “özerklik” çizgisine çekmiş olması uzlaşma bakımından önemli bir avantaj. AB sürecinde yerel yönetimlere idari ve siyasi bakımdan tanınması zaten gerekli olan yetkilerle, bu istekler arasında sanıldığı gibi kayda değer bir fark da yok. Bu çerçevede, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi yönünde atılacak adımlar, aynı zamanda BDP’nin demokratik özerklik statüsü kapsamındaki pek çok talebinin otomatik biçimde karşılanması anlamına gelir (Kalanı da konuşulur).

Hükümetin de sokaktaki insanların en az yarısının “bu hükümet teröristle pazarlık ediyor” oltasına gelmedğini bilmeli. Dolayısıyla “terör örgütünü muhatap alma” suçlaması söz konusu olduğunda da peşinen savunmaya geçmesine gerek yok. Yüksek sesle “Evet, çözüm için herkesle görüşürüm” demek ve halka güvenmek gerek. Yaşadığımız bütün acılara rağmen çözülmeyecek bir sorun değil Kürt Sorunu. Ama devletin şanı, şerefi, itibarı ile ilgili büyük laflar etmenin değil, gidecek canları ve geride bırakacakları çocukları düşünüp, çözümle ilgili zor da olsa doğru kararlar verip ona emek sarf etmenin zamanı şimdi.

Star-Açık Görüş, 29.08.2010