.: Mustafa Erdoğan

‘Demokratik Özerklik Taslağı’na dair

Geçen hafta sonu Diyarbakır’da toplanan “Demokratik Toplum Kongresi”nde tartışmaya açılan ve BDP tarafından da sahiplenilen “Demokratik Özerklik Modeli Taslağı” epeyce tepki çekti. En sert tepki de, genelkurmay dışında, “Kürt Açılımı”nı başlatmış olmakla övünen iktidar partisinden geldi.
Tepkilerin şiddetini ve kısmen adaba aykırılığını onaylamasak da, Taslağın tepki çekmesinde şaşılacak bir yan yok. Nitekim, “Demokratik Özerk Kürdistan” önerisinin bir emr-i vaki gibi ortaya çıkmasının yarattığı genel hoşnutsuzlukta haklılık payı olduğunu kendileri de fark etmiş olmalılar ki, Taslağın gündeme düşmesinden sonra bizatihi BDP’liler ortamı yumuşatacak açıklamalar yapma ihtiyacı duydular.

Yine de, söz konusu Taslağın tartışılmasına bile izin vermek istemeyenlerin tepkileri elbette onaylanamaz. Eğer Kürt sorununun çözülmesini ve ülkede barışın tesisini sahiden istiyorsak, bu meselede ortaya atılan her görüşü dinlemeye hazır olmalıyız. Zaten öteden beri Kürt meselesinde “şiddetin yerini fikrin almasını” istemiyor muyduk?… Dahası, Kürt sorununun çözülmesinde tabii ki öncelikle Kürtlerin ne dediklerine, ne istediklerine bakmamız gerekir.

Şimdi, benim bu Taslak hakkındaki ilk izlenimlerim şöyledir: Bir kere, Taslağın müellifinin veya müelliflerinin bu meselede kafalarının karışık olduğu açık. Çünkü, Taslağa hakim olan bakış açısının günümüzün liberal, temsili demokrasi modeliyle bağdaşması zor görünüyor. Bu “model”, Kürşat Bumin’in de işaret ettiği gibi, Leninist-Stalinist zihniyetle temsili demokrasiyi harmanlamaya çalışan -”komünal-hiyerarşik” örgütlenme modeli gibi- tuhaflıklar içeriyor.

Öte yandan bu Taslağın kendisine örnek aldığı modelin Avrupa Konseyi’nin “Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” olduğunu söylemek de zor. Çünkü, her ne kadar adında “özerklik” terimine yer veriyorsa da, bunu idari, hatta bildik anlamda siyasi adem-i merkeziyet ilkesinin bir uzantısı veya açılımı olarak görmek çok zor. Özellikle de, “öz-savunma” adı altında bir tür milis örgütlenmesini (muhtemelen, PKK’nın başka bir ad altında muhafazasını) öngören yapısıyla, bu Taslak aslında bağımsız bir Kürdistan fikri üstüne bina edilmiş görünüyor.

Nitekim bu “öz savunma” denen şeyin “askeri savunma”yı da içerdiği belirtiliyor; bununla tutarlı olarak “işgalci ve istilâcı güçlerin saldırısı”ndan korunmaya, “iç ve dış güvenlik ihtiyaçları”na atıfta bulunuluyor. Onun için, bana öyle geliyor ki, aslında eski-moda sosyalizm anlayışına dayalı bir “bağımsız Kürdistan” tasavvurunu, değişen şartlar gereğince, “özerk Kürdistan” adı altında “demokratik Türkiye”ye zoraki eklemlemeğe çalışan bir “model” var karşımızda.

Bunu, metinde “Kürt halkının siyasi statüsü”ne atıfta bulunulmasından ve “demokratik özerklik hukukunun (…) AB hukukunca da tanınarak karşılıklı referanslarla hukukilik ve yasallığı sağlanmalıdır” (ne demekse?) şeklindeki anlatımdan da çıkarabiliriz. Taslakta öngörülen “özgün bayrak ve semboller” de işte bu “kafa-karıştırıcı” bağlamda daha anlaşılır hale geliyor.

Bu eleştirileri yapmakla, söz konusu Taslak’ın Türkiye’nin yolunda yürümekte olduğu söylenen “ileri demokrasi”nin gereklerine ve Avrupa standartlarına uyarlanmasının büsbütün imkânsız olduğunu anlatmak istiyor değilim. Esasen, bu Taslağın tartışmaya açılmasından da murat, herhalde, bu “uyarlama” işine isteyen herkesin katkı yapmasına fırsat vermek olsa gerektir.

Bu bağlamda ben Taslakta dile getirilen, “Kürtçenin kamusal alanda kullanılması”nın serbestleştirilmesi, “yerleşim yerlerinin orijinal adlarının iadesi” ve bölgesel düzeyde olmak şartıyla Kürtçenin ikinci resmi ve eğitim dili olması yolundaki taleplerin meşru olduğu kanaatindeyim.

Star, 25.12.2010