.: Bekir Berat Özipek

Çatışmacı dilin Kürtçesi Türkçesi

İdeal olan, merkeziyetçi ulus devletin aşıldığı, etnik çağrışımdan arınmış, farklılıkları garanti altına alan ve onlara idari ve siyasi anlamda en geniş temsil ve katılım imkanı sunan bir sosyo-politik çerçevenin tesis edilmesidir. Özerklik de bu kapsamda ele alınabilir.

BDP, Kürt sorununun çözümünde olağanüstü bir anahtar rolü oynayabilecekken oynayamıyor. Tersine, garip bir biçimde çözümün önünü tıkıyor. Çünkü kendisini onun suretine göre şekillendirdiği Türk solunun bütün hastalıklarını aynen taşıyor. Kürt sorunu konusunda duyarlı insanları bile irrite edici bir dili var. Bütünlükten söz ediyor -hiç zorunda olmadığı halde- ama bütünü kucaklayacak bir dil geliştirmek gibi bir çabası yok. Tersine, hep Kürt tribünlerinin kimlik duyarlılığı yüksek kısımlarına seslenmeyi tercih ediyor. Onu da biçimsel bakımdan demokrat ve özgürlükçü, içerik bakımından etnik ve milliyetçi bir dille, kimliksel farklılaşmayı belirginleştirerek yapıyor. Tam da “Açılımın ülkeyi bölünmenin eşiğine getirdiği” yönündeki algının tavan yaptığı bir ortamda, Kürt olmayan vatandaşların korkularını ete kemiğe büründürecek bir dille, açılım karşıtlarının elini fazlasıyla güçlendirecek malzeme vererek yapıyor. HAKPAR ve KADEP gibi bazen daha radikal siyasi öneriler getirebilen Kürt partilerindeki yapıcı dil yok BDP’de. O daha çok CHP’nin çatışmacı dilinin Kürtçesini konuşuyor; çünkü aynı stilde düşünüyor.

Ancak BDP’lilerin düşünce stili bakımından basbayağı İttihatçı/Kemalist olmaları ve buna bağlı olarak barış derken bile sözlerinin barışa hizmet etmemesi başka, söylediklerinin içeriği başka. (Zihniyet ve üslup demişken, bu eleştiriyi ben yapabilirim ama ittihatçı, mübadeleci zihniyete sahip olan veya “organları yer değiştirmiş” türünden dehşet verici bir dille konuşan bakanları varken Ak Parti yapamaz. “Önce kendi gözündeki merteği gör” derler).

Bu ülkede ifade özgürlüğü var

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in Dersim’de söyledikleri de bu kapsamda. Baydemir’in “Türk bayrağının yanında Kürt bayrağı, Türk Meclisi’nin yanında Kürt meclisi, Türkçe resmi dilin yanında Kürtçe resmi dil olsun” şeklindeki sözleri, şiddetin ve bölünme korkusunun damgasını vurduğu bir süreçte ve referanduma doğru bu korkunun “hayır”a dönüşmesinin CHP, MHP ve derin devlet tarafından hararetle beklendiği/arzulandığı bir ortamda söylendi.

Zamanlamasını veya söyleme biçimini eleştirebilirsiniz, ben de eleştiriyorum. AB sürecinde yerel yönetimlerle ilgili olarak atılması gereken adımların, bölgesel temsili zaten hukuki ve siyasi anlamda ideal ölçüde genişletmesinin kaçınılmaz olduğunu, dolayısıyla jandarkvari çıkışlara gerek olmadığını söyleyebilirsiniz. Ama bütün bunlar ne içeriği üsluba veya zamanlamaya kurban etmeyi gerektiriyor, ne de küfretmeyi haklı kılıyor. Hele hele fikrin soruşturma açılıp cezalandırılacak “suç” olduğu anlamına hiç gelmiyor.

Öncelikle Baydemir demokratik özerklik isterken ifade hürriyetini kullandı. Bölünmeden veya ayrılmaktan söz etmiş olsaydı da yine aynı hakkı kullanmış olacaktı. Çünkü ayrılıkçı fikirler, hakaret veya şiddet tehdidi gibi ifadenin sınırlandırılmasını meşru kılan gerekçelerden değildir. İfade hürriyeti bakımından birlikçi-bütünlükçü fikirlerle ayrılıkçı fikirlerin değeri aynıdır ve eşit koruma görür. Meselenin aslı esası budur. Bu fikir insan haklarına uygun mu? Uygun! Artık onun dile getirilmesine yönelik her engelleme hukuka aykırıdır, suçtur; yasal bir temeli olsa ve devlet eliyle işlenmiş olsa bile.

Ayrılıkçı taleplerin ahlaki temeli

Öte yandan ayrılıkçı fikirlerin ahlaki temeli bazen sağlam olabilir. Örneğin, eğer siz belirli bir etnik kimlik temelinde bir ulus devlet kurarsanız, başka etnik kimlikten olanların ayrılma hakkını kınamanın ahlaki temelini kaybedersiniz. Kuşkusuz belirli bir etnik temele dayanan her ulus devlette farklı etnik kimlikler otomatik olarak barınmaz demiyorum; ama öyle bir devlet kurulmuşsa, ayrılıkçı bir tercihin gerekli bir şartı oluşmuş demektir. Eğer buna ilave olarak orada başka etnik kimliklere yönelik inkar, imha, tedip, tenkil, tehcir gibi zalimane uygulamalar yapılmışsa, bu durumda ayrılıkçılığın yeterli şartı da oluşmuş demektir.

Bu çerçevede Türkiye’de ayrılıkçı taleplerin ahlaki bakımdan meşruluk zemini vardır ve bunu Kemalist rejim kendisi yaratmıştır. Bütün hatalarına rağmen Osmanlı Devleti, özellikle de II Meşrutiyet sonrası haliyle, etnik bir kimlik dayatmaması -ve hatta din özgürlüğünde de bugünkünden daha iyi durumda olması- bakımından, kesinlikle Cumhuriyet’in ulus devletinden çok daha ileri ve kapsayıcı bir hukuki-politik çerçeveyi ifade ediyordu. Kürt sorunu, aslında pekala evrensel standartlar doğrultusunda revize edilebilir bir çerçevenin terk edilip, çok daha geri bir noktadan, dar tanımlanmış bir “millet” (“Türk milleti”) temelinde yeniden kurulmaya çalışılmasının doğal sonucu olarak ortaya çıktı. Ve devletçi, milliyetçi ve merkeziyetçi Kemalist ulus devlet, Kürtlerin ayrılmasının hem gerekli hem de yeterli şartlarını oluşturdu.

Bu tespiti yapmak, bütün yaşadıklarından sonra ayrılma haklarının ahlaki zemininin oluştuğunu düşünmek, hiç kuşkusuz Kürtlerin ayrılmasını istemek anlamına gelmiyor. Ayrılmanın insani maliyetini biliyorum ve bunun Kemalist inkarla ortaya çıkan devasa insani maliyetle kıyaslanabilir acılar üretebileceğinden korkuyorum. O yüzden de Kürtlerin ayrılmamasını temenni ediyorum. Ahlaki olarak kendimi sadece buna yetkili görüyorum* ve ayrılmadan birlikte yaşamaya devam edebileceğimiz bir hukuki ve siyasi çerçevenin inşa edilmesi için çalışanlara destek veriyorum. Neyse ki, Kürtler de bugün ezici bir çoğunlukla birlikte yaşamaktan yana tutum alıyorlar. Ancak uzun süre çözülmeyen sorunun toplumsal bünyeye sirayet etmesi de söz konusu ve eğer çözüm için atılması gereken adımlar gecikirse ve toplum içinde çatışma başlarsa, devlete ve onun şimdiye kadarki uygulamalarına rağmen bir arada yaşamaktan yana olan Kürtler zaman içinde fikir değiştirebilirler. Onlara Batı’da rahatı bozulan Beyaz Türkleri de eklediğinizde, ayrılık gerçekleşir.

Üniter mi federal mi?

İşte bu çerçevede, ayrılıktan yana olmayanların, birlikte yaşamanın gerektirdiği yeni bir sözleşmeyi gerçekleştirmesi gerekiyor. İdeal olan, merkeziyetçi ulus devletin aşıldığı, bu ülkede yaşayan her kökenden bireyin kendisini eşit ölçüde ona dahil hissedebileceği, etnik çağrışımdan arınmış, farklılıkları tanıyan ve garanti altına alan ve onlara idari ve siyasi anlamda en geniş temsil ve katılım imkanı sunan bir sosyo-politik çerçevenin tesis edilmesidir.

Ama ona ulaşmaya çalışırken, atılabilecek çok adım var. Artık üniterizm ile federalizm arasındaki mesafe de bazılarının sandığı kadar uzak değil. Özellikle son on yılda, Türkiye’nin örnek aldığı “muasır medeniyet”in merkezileşmiş üniter devletlerinin dönüşümü bu açıdan ufuk açıcı olabilir.

“Bir devletin toprakları üzerindeki örgütlenme biçimi, merkez ile çevre arasındaki gerilimleri artırır veya azaltır” diyen Michael Roskin, son yıllarda Britanya, Fransa ve İspanya’nın üniter sistemlerini gevşetip bölgesel özerkliği tesis ederek, “yarı-federal yönde” nasıl hareket ettiklerini anlatır. Bu üç ülke arasında en merkeziyetçi olan Fransa’daki değişim, Mitterand döneminde valilerin nüfuz alanını azaltan ve yerel özerkliği arttıran bir düzenlemeyle başladı. Bu, bölgesel farklılıkların silinmesini öngören, ama “yerel öfkeleri artırmaktan” başka bir işe yaramayan ve Napoleon döneminde tamamına erdirilen “merkezileştirici ve homojenleştirici model”in terk edilmesi anlamına geliyor. Bugün Fransa’nın 22 “départmant”ı hatırı sayılır karar alma yetkileri bulunan seçilmiş meclislere sahip. Büyük Britanya’da ise Tony Blair, İskoçya ve Galler’e özerklik sundu ve onlara kendi yasama organlarını bahşetti. Yani artık hepsinin bölgesel parlamentosu var. Bugün İskoçya’da pek çok kamusal tabela, İskoçça ve İngilizce yazılıyor; örneğin postaneye gittiğinizde “Oifis A’ Phuist”in altında “Post Office”i okuyabiliyorsunuz. Galler’de halkın yüzde 13’ünün konuşabildiği eski Kelt dili olan Cyrmic, resmi olarak İngilizceyle eşit hale getirildi. “İngilizler kelimeyi telaffuz etmeseler de, bu gelişmeler yarı federalizm anlamına gelmektedir” diyor Roskin (Countries and Concepts, 2007). Bu İspanya için de geçerli. İspanya, bölgeler sorununu, sadece sorun hissettiği bölgelerdeki idari ve siyasi yapıyı değil, bütün sistemini değiştirerek minimize etti. Anayasasında öyle yazmıyor ama bugün İspanya’nın “adı konmamış bir federalizm” olduğu düşünülüyor.

BDP nasıl bir çözüm istiyor?

Cumhuriyetten sonra tarihi sıfırladığımız için, bu anlatılan değişim ve yeniden yapılanma süreçlerine bizde temel teşkil edecek bir mirasın olduğunun genellikle farkında değiliz. Osmanlı’da Kürdistan ülkenin resmi olarak tanınan ve toplumun da onu o isimle tanıdığı meşru bir parçasıydı. Şimdi çoklarına duydukları zaman tuhaf geliyor veya otomatik olarak bölünmeyi çağrıştırıyor ama yeni, tuhaf veya arızi olan Kemalist dönemde bu ülkedeki Kürt varlığının inkar edilmesidir.

“Ne devletin kendisi, ne de millisi Allahın emri” demişti Kadir Cangızbay. Yani bugünkü siyasi ve idari yapı da tartışılmaz ve değiştirilmez değil. Bu çerçevede Kürdistan da, yerel/bölgesel parlamento da, bayrak da öcü değil ve zorunlu olarak bölünme anlamına da gelmiyor. Bizdeki merkeziyetçi üniter yapının nasıl değiştirileceğine bağlı olarak, ülke bütünlüğü korunabilir veya bozulabilir. İş, bugün topluma dar gelen çerçevenin nasıl yenileneceğinde. Marifet, bunu kırıp dökmeden yapabilmekte. Evrensel deneyimi de izleyerek bu konuda yeni bir yol bulmak zorundayız. Türkiye’de bu elbette kolay olmayacak (hatta olursa belki en zor burada olacak).

Ama zorluk sadece mevcut yapıyı adeta ulaşılabilecek en mükemmel nokta olarak gören ve çözüm için atılacak her adımı bölünme zanneden Kemalist, devletçi, milliyetçi Türklerden gelmeyecek, ama onlarla aynı zihniyete ve düşünce stiline sahip Kemalist, devletçi ve milliyetçi Kürtlerden de gelecek.

Keşke, yapıcı bir dille bu yolu kolaylaştırabilecekken bunu yapamayan BDP’yi bu ikinci gruptan tenzih edebilseydim.

Star,16.08.2010