.:

Alper Akalın – Ekonomik özgürlükler olmadan demokrasi olmaz

Küresel krizle birlikte kamuoyunda oluşan yaygın kanaat, finansal ve reel piyasaların artık daha sıkı denetlenmesi gerektiği yönünde oluştu. Ekonomi ve siyasi çevrelerde ortaya çıkan bu eğilim, devletin ekonomiye yoğun müdahalelerin gayet sıradan gözükeceği bir konjonktüre doğru yol aldığımızı şimdiden işaret ediyor. Açılan paketler, kamulaştırılan bankalar ve endüstriler, artırılan kamu harcamaları, krizin aşılması için kısa vadeli çözümlermiş gibi sunulsa da bu hükümet müdahalelerinin geçici mi yoksa kalıcı mı bir nitelik taşıdığı konusu hâlâ netleşmiş değil.

Kimileri piyasa ekonomisinin yaratacağı sıkıntıları yoğun kamu harcamaları ile aşabileceğimizi düşünürken daha da radikal yaklaşım sergileyenler serbest piyasa ekonomisine rakip olarak kamu iktisadi teşekküllerinden oluşan devlet ekonomisinin varlığının kaçınılmaz olduğunu savunmakta.
Tabii devlet müdahalelerini daha sağlıklı bir ekonomik yapı için zorunlu görenler, bu durumun siyasi yansımalarını hesap etme konusunda da aynı hevesi göstermekten uzak durmaktadırlar. Ekonomik bakımdan daha çok nüfuz, yetki ve güç sahibi büyük bir devlet ile toplumun ekonomik özgürlüğü tehlike altında olmakla birlikte, siyasal, sosyal ve kültürel hakların da garantisi böylesine biçimsiz ve orantısız bir devlet anlayışı ile ne kadar mümkündür? Bu soruyu özellikle sol kesimin önde gelen “özgürlükçü” aydınlarına sorduğumuzda ne yazık ki tatmin edici cevaplar alamamaktayız. Zira onlar her ne kadar siyasal hak ve özgürlükleri savunur gibi gözükseler de ekonomik özgürlükleri pek önemsemezler. Ama idealize ettikleri iktisadi hayatta büyük ve güçlü, siyasi hayatta küçük ve sınırlı devlet anlayışını gerçek yaşamda görmek pek zordur.

Devletin girişimcileri
Çünkü ekonomik gücü eline alan bir devlet, kendi sermaye sınıfını kendisi yaratır. Ekonomide kendisi bizzat dümen başına geçeceğine, yapacağı özelleştirmeler veya vereceği ihaleleri yakınlarına paslamanın çok daha işe yarayacağını çok iyi bilir. Hatta ihaleleri eşit güçlerin rekabetini engelleyecek şekilde düzenler; bunun için de devreye ironik bir şekilde rekabet kurumunu sokar. Aynı devlet, kendi propagandası için kendi medyasını da yaratır. Muhalif ve kendisinden olmayan medyadan hiç hoşlanmaz, onu susturmak için her türlü yolu dener. Kendi medya organlarında önce hakaretler sonra tehditler başlar; daha sonra elindeki en büyük iktisadi güç olan vergi toplama yetkisi devreye girer, ağır vergi cezaları ile de karşıt sesleri keser.
Hele ki sosyal adalet ve eşitlik sağlasın diye bizi vergilendirsin, bol bol kamu harcaması yapsın ve hatta gerekirse para bassın dediğimiz güçlü devlet, kriz dönemlerinde ortaya daha cesur çıkar ve yoksul kesimlerden toplanan vergilerle elde ettiği kaynakları “batırılmayacak” kadar güçlü şirketlere ve patronlara transfer etmekte hiç tereddüt etmez. Kolektivist ideolojilerin “kamu iyiliği” adına hayalini kurdukları bu şefkatli, adil ve eşitlikçi bu devlet, krizi aşmak amacıyla popülist yatırımlardan geri durmaz; yaptığı kamu harcamalarını finanse etmek için şimdi borçlanır, gelecek nesli ise bugünden ipotek altına alır. Ağzımıza bal çalmak için tabulaştırılmış bedava sağlık dediğimiz şey, aslında daha doğmamış bir kuşağı ağır borçlarla yüz yüze bırakmaktır. Kamu üniversiteleri de keza üniversiteli ama vasıfsız işsizler ordusu yaratmaktan ve yoksul kesimden zar zor elde edilen kaynakları israf etmekten başka hiçbir işe yaramaz.

Düzeni değiştirmek
Böylesine çarpık bir düzeni değiştirmek de o kadar kolay değildir. İş başına geçmek için hazineden trilyonlarca ödenek alan siyasi arenada kemikleşmiş partiler ile maddi anlamda yarışmak epey zordur. Bu yüzden, bu yarışta var olmak ciddi bir maddi güç gerektirir. Bu gücü de elde etmek için toplumun üst tabakasının maddi sponsorluğu ve onlardan toplanacak bağışlar kaçınılmazdır. Ama tabii ki böylesine bir destek, sizin politikaya atılma amacınızı da çarpıtır zira sizi finanse edenleri koruyup kollayan bir düzeni yıkmak amacıyla yola çıktığınızda ya zaten destekten mahrum olursunuz veyahut da bu düzeni değiştirmek idealinizden.
İşte bu yüzden de güçlü bir devlet, aslında parti içi demokrasiyi de göstermelik kılar; zira milletvekili olmak için cüzdanınızın kalın olması ya da aynı devletin hazine yardımlarıyla beslediği partilerde güçlü tanıdıklarınızın olması gerekmektedir. Kısacası güçlü devlet, demokrasinin en temel görevini; halkın halk için halk tarafından yönetilmesi ilkesini işlevsiz kılar. Halkın güçlüler için imtiyazlılar tarafından yönetilmesi, böylesine bir devlet anlayışı ile daha uyumludur.
Bu yüzdendir ki tutarlı bir özgürlük anlayışı şu tespiti gerektirmektedir: Siyasal özgürlüklerin en büyük koşullarından bir tanesi ekonomik özgürlüklerdir. Elbette ki siyasal ve sosyal hakların temini için salt ekonomik özgürlükleri garanti altına almak yeterli olmayacaktır. Ama ekonomik özgürlükleri tehdit altına sokacak büyük, hantal ve her şeye muktedir bir devletin varlığı, aynı zamanda siyasi özgürlükler için de büyük bir tehlike teşkil etmektedir. Krizlerin de devlet müdahalelerinden kaynaklandığı gerçeğini bir kenara bırakırsak; her krizin ardından yaşanan ekonomik güçlükler ve sosyal çalkantıda suçu kapitalizme ve hatta bir ağlama duvarı haline gelen “neo-liberalizme” atmak işin kolayına kaçmaktır.

Özgürlükleri korumak
Esas zor olan, devlete ve onun yaratacağı rantlara bağlı yaşamadan özgürlüklerimizi koruyabilmektir. Gereksiz yetkilerle donatılmayan ve sadece kişisel hak ve özgürlükleri korumakla yükümlendirilen bir devleti kontrol altına almak, devletin her zaman kayırmaktan zevk aldığı kaymak tabakanın da ilgisini çekmeyecektir. Zira ortalıkta çıkar yaratacak bir mekanizma olmayacaksa, onu ele geçirmek için gösterilecek çaba ve enerjinin de manası yoktur. Siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel hayatımızda bir dayatma, bir tahakküm veya en ufak bir zorlama ile karşı karşıya gelmek istemiyorsak, ilk başta temel haklarımızın varlığı için en ciddi tehdit potansiyeli taşıyan devleti krizi de bahane ederek fetişleştirmememiz ve ona ayrı bir kutsallık atfetmememiz gerekiyor.

Referans, 03.11.2009