.: Vahap Coşkun

Zeytindağı (2) “Tarihin hakkı tarihe, Cemal’in hakkı Cemal’e”

Enver, Talât ve Cemal Paşalar arasında Cemal’e yakınlık duyar Atay. Ona göre, kendi gençliğinin beklediği özgürlükleri — yani kadın, düşünce ve hayat özgürlüklerini — ancak Cemal Paşa ve onun kafasındakiler sağlayabilir(di). Onun maiyetinde Dördüncü Ordu’da çalışmaya başladığında Atay’ın ilk dikkatini çeken, Osmanlı’nın bu topraklardaki zayıflığı oluyor.

 

“Çıplak İsa, Nasıra’da marangoz çırağı idi; Zeytindağı’nın üstünden geçtiği zaman, altında kendi malı bir eşeği vardı. Biz Kudüs’te kirada oturuyoruz. Halep’ten bu taraf geçmeyen şey yalnız Türk kâğıdı değil, ne Türkçe ne de Türk geçiyor. Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz.” (s. 43)

 

Osmanlı, kök salmamıştır bu topraklara. “Kudüs’ün en güzel yapısı Almanların, ikinci en güzel yapısı yine onların, en büyük yapısı Rusların, bütün öteki binalar İngilizlerin, Fransızların, hep başka milletlerin idi… Geç kalmıştık. Artık ne Suriye, ne de Filistin bizim idi. Rumeli’yi kaybetmiştik. Lübnan havası bize Dobruca havasından yüz kat daha yabancı idi. Fakat her yere ‘bizim’ diyorduk.” (s. 45)

 

Osmanlı yönetimi “Halep’ten Aden’e kadar süren o koca memlekette” bir Arap meselesi olduğunu düşünür. Atay’a göre ise gerçekte böyle bir mesele yoktur. “Arap meselesi denen şey Türk düşmanlığı hissi idi. Bu hissi ortadan kaldırınız, Suriye ve Arabistan meselesi Arap saçına döner, karmaşıklığın içinden çıkamazsınız.” (s. 47) Arapların arasında birçok ihtilaf söz konusuydu ama Türklerden hoşnutsuzluk noktasında çoğu hemfikirdi.

 

“Suriye, Filistin ve Hicaz’da ‘Türk müsünüz?’ sorusunun birçok defalar cevabı ‘Estağfurullah’ idi. Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş ne de vatanlaştırmıştık.”

 

“Her tarafta benim sürdüklerim var”

 

Falih Rıfkı’ya göre İngilizler, Ruslar, İtalyanlar ve Osmanlılar arasında bir sıralama yapılsa, Suriye, Filistin ve Hicaz’ı en az bilen ve anlayanlar Osmanlılar olurdu. Yani buraları hakkında en az bilgisi olanlar “bu kıtanın asıl sahipleri” idi. “Her tarafı top arabası ile geziyor ve hırsız memur kafasının tası içinden seyrediyorduk.”

 

Bir keresinde Beyrut’ta eğlence düzenlenir. Cemal Paşa kurmaylarıyla birlikte katılır. Eğlence bittiğinde Falih Rıfkı kaldığı otele doğru yürür. “Yollarda benzi sarı ve zayıf halk selama duruyor. Bir gün Kurmay Başkanı bana demişti ki: Suriye’de bizim ne kadar temelsiz olduğumuzun en iyi misali nedir bilir misiniz?Yüzüne baktım: Şu sekiz yaşında çocuğun korkudan bana selam duruşu.” (s. 89)

 

Cemal Paşa’nın gayesi, Osmanlı’nın temelsiz ve az bilgi sahibi olduğu bu coğrafyayı Osmanlılaştırmak idi. Bunun için bir taraftan zora, diğer taraftan da imar ve ıslah siyasetlerine müracaat etti. Zor ve imar siyasetleri arasında ise öncelik zordaydı. “Filistin için tehcir [göç ettirme], Suriye için tedhiş [şiddete başvurma] ve Hicaz için ordu kullandık.”

 

Suriye’de neden yoğun bir tedhiş politikasına gerek duyulduğu konusunda Atay’ın bir fikri yoktur; bunu “Tiflis sokaklarında öldürülen Cemal Paşa bir sır olarak toprağa götürmüştür.” (s. 51)

 

Zeytindağı’nda Cemal Paşa’nın estirdiği zulüm fırtınasına dair bolca hikâyeler bulunur. Cemal Paşa, ahalinin gözüne korku salmak için baskıyı had safhaya çıkarır, çok sayıda kişi ve aşiret hakkında idam ve sürgün kararı verir. Bazı uygulamaları Atay’ı dehşete düşürür:

 

“Acaba insanın öldüreceği kimseleri, önceden, sağ olarak karşısında dizlerine kapatmaktan ve dik boyunlarını eğdirmekten aldığı zevk nedir?  Bir defa, Mahmut Şevket Paşa Vakası sürgünlerinden birinin, kendini affettirmek için eski İstanbul muhafızına yolladığı telgrafı Cemal Paşa’ya verdiğim zaman, sakalı arasında bir tebessüm dalgası dolaşarak şunu dediğini hatırlarım: Her tarafta benim sürmüş olduklarım var.” (s. 53)

 

Cemal Paşa’nın bıyığı

 

Cemal Paşa, her şeyi silindir gibi öylesine ezip geçer ki onun zulmüne dair masallar alır yürür. Meselâ Suriye’de Cemal Paşa’nın yönetimini anlatmak şöyle derler: “Eğer Cemal Paşa birisiyle görüştüğü zaman burnunu kaşırsa sürgünü düşünüyor, sakalını karıştırırsa affedip affetmemeyi düşünüyor demektir. Yalnız bıyık burmasından korkunuz, o zaman bu görüşmenin ölüme kadar yolu vardır.” (s. 57) Ancak Araplık cereyanını durdurmak için uygulanan bu tedhiş politikası beklenenin tersine neticeler verir; Arap milliyetçiliğini harlar.

 

Atay, geçmişi bugünün kıstaslarına vurmanın yanlış olduğunu söyler. Birçok eleştirisi olsa da bir konuda İTC’ye hakkını teslim eder: İTC’nin Osmanlı’nın hiçbir hak ve nüfuzundan vazgeçmeye razı olmadığını belirtir. “İTC; Arnavut, Ermeni, Rum ya da Arap bütün azınlıkların milliyetçi ve istiklâlci unsurlarının can düşmanı idi.”

 

İktidardakilerin karar ve davranışlarının doğruluğunu yanlışlığını belirleyen de bu ölçüt olur. Nitekim Cemal Paşa, Üçüncü Ordu Komutanı olan ve Harbiye Nezareti’ne gönderdiği şifreli telgrafla Ermeni tehcirini başlatan Mahmut Kâmil Paşa hakkında bazı şüpheler olduğunu Enver Paşa’ya yazarken bir ikazda bulunur: “Eğer,” der, “Erzurum cephesinde vatana iyi hizmet ediyorsa hiç kurcalamayalım.” (s. 52)

 

“Katiller ordusu”

 

İTC’nin karakterini anlamak için Atay’ın iki anekdotunu da aktarmak faydalı olabilir. İlki, 1908’den 1918’e kadar İTC’nin politbürosunda yer alan Dr. Nâzım ile ilgilidir. Falih Rıfkı, Harbiye mektebindeyken İTC genel merkezinin sivil çeteler oluşturduğunu ve bu çetelere tanıdık isimlerin kumanda ettiğini duyar. Kendisi de katılmak ister. Bunun için İTC’nin önde gelenlerinden Dr. Nâzım’ı görmesi istenir.

 

Falih Rıfkı genel merkeze gider, bekleme odasında Dr. Nâzım ile görüşür. İsteğini anlatır. Nâzım Bey yüzüne bakar ve güler: “Biz çetelere hapishaneden adam alıyoruz, dedi. Senin gibi genç arkadaşların yeri orası değildir. Bu katiller ordusundan bir şey anlamadım. Kafamdaki harp şiiri söndü. Ters yüz gene Harbiye Mektebine döndüm.” (s. 39)

 

İkinci anekdotun başrolünde ise Halide Edip ve Bahaettin Şakir vardır. Suriye’yi Osmanlılaştırmak fikrini takıntı haline getiren Cemal Paşa, Beyrut’taki Amerikan ve Fransız okullarına benzer modern Türk okulları kurmak için kolları sıvar. O sırada İstanbul’da bulunan Falih Rıfkı’dan Halide Hanımı ve onun beğeneceği birkaç öğretmeni Şam’a getirmesi için uğraşmasını ister. Teklifi alan Halide Hanım bir süre düşündükten sonra kabul eder ve Şam’a doğru yola çıkar.

 

Bir katilin elini sıkmak

 

Adana’dan sonraki bir istasyonda trene, Hüseyin Cahit’in ifadesiyle “Ermeni tehciri işinin en büyük amili ve haliki” Bahaettin Şakir gelir ve Falih Rıfkı tarafından Halide Hanımla tanıştırılır. Halide Edip, Şakir’in ismini ve önemini bilir, ama Ermeni politikasındaki belirleyiciliğinin farkında değildir.  Şakir ise kendinden emindir, bir Türk milliyetçisinin başka türlü düşünüp davranmasına ihtimal dahi vermemektedir.

 

“Uzun bir konuşmadan sonra Bahaettin Şakir trenden indi. Halide Hanım beni alıkoyarak:

Bana bilmeden bir katilin elini sıktırdınız, dedi. Aşağıda vedalaştığımız Bahaettin Şakir ise kulağıma eğilerek: Senin gibi yetişecek kıymetli gençleri, bu kadınla temas etmeden menetmelidir, diyordu.” (s. 77-78)

 

Ne işimiz var burada? 

 

Zeytindağı’nın sayfalarını dolaşırken Atay’ı saran “Ne işimiz var buralarda?” hissiyatını duyumsamamak mümkün değil.  Falih Rıfkı, o topraklardaki Türk hoşnutsuzluğuna tanık olur. Kendisi de Araplara karşı olumlu duygular taşımaz. Sıradan insanların ve aşiret liderlerinin yaşam tarzları, düşünceler ve değerleri hakkında bilgi verirken üsttenci bir dili benimser. Satırlarına da Arapları küçümseyen bir bakış egemendir.

 

Kaldı ki, Osmanlı buraları  o güne kadar yurt edinememiştir. Bundan sonra da yurt edinebileceği yoktur. O halde bu topraklara bu kadar yatırım yapmanın manâsı nedir? Hayıflanır Falih Rıfkı; Osmanlı’nın kıt kaynaklarının Anadolu’ya değil buralara akıtılmasından rahatsızlık duyar.

 

Filistin bozgunundan sonra Cemal Paşa, özel bir trenle İstanbul’a gider. Yol boyunca Anadolu’nun fakir ve harap olmuş beldelerinden geçer. İçini çekerek “Keşke vazifem buralarda olsaydı” der. Falih Rıfkı da aynı düşüncededir: “Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke o altın sağanağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terk edilmiş vatan parçasının üstünden geçseydi!” (s. 117)

 

Atay’ın gözünde, Anadolu’dan esirgenen ama oralara dökülen emek ve servet heba edilmiştir:

 

“Hiçbir tarafı yapılmamış olan bir vatanın bayrağı Kahire’ye dikilmek için havaya giden bu enerji, boş Anadolu’yu zengin ve ümranlı bir vatan yapmak için hiçbir vakit kullanılmadı. Türk, harbde kullanılmış, kıymetlendirilmiş, destanlaştırılmış, sulhte ise bırakılmıştır.” (s.136)

 

Falih Rıfkı’nın bir “keşke”si daha bulunur. Ona göre, Enver’in yerine Cemal Harbiye Nazırı olsaydı, Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’na girmez ve batmazdı. (s. 96)

 

“Osmanlı tarihi bir yalan âlemidir”

 

Zeytindağı yayınlandıktan sonra Falih Rıfkı sert eleştirilere uğrar; onun dört yıl yanında kaldığı kumandanını sattığı ve eserin Cemal Paşa’ya saygısızlık içerdiği belirtilir. Falih Rıfkı bunları kabul etmez. Bir kimseyi yüzde yüz övmenin ya da yüzde yüz yermenin gerçekle bağdaşmadığını söyler. Gerçek bu değildir; gerçek belki de ikisinin arasında bir yerdedir.  Ancak “kulluk ahlâkına” sahip olanlar, tarihi mutlak övgü veya mutlak yergi şeklinde yazarlar. “Osmanlı tarihi, bu sebeple bir yalan âlemi olmuştur. Yalan, Şark’ta ayıp değildir.”

 

Atay, icra ettiği görev itibariyle kendi öyküsünün merkezinde yer alan Cemal Paşa’yı hatâsıyla sevabıyla yazdığını belirtir. “Zeytindağı’nda tarihin hakkını tarihe, Cemal Paşa’nın hakkını da Cemal Paşa’ya verdim” der. Bu nedenle eserinin kimi yerinde Cemal Paşa’yı büyütür, kimi yerinde ona sert eleştirilerde bulunur. Doğrusunu öğrenmek isteyenler için bunların son derece tabii sayılması gerektiğini, çünkü gerçeğin zaten böyle bir şey olduğunu belirtir.

 

Dört-beş yıl gibi kısa bir sürede bir imparatorluğun çöküşüne ve de yeni bir devletin doğuşuna tanıklık eder Falih Rıfkı. Çok az kimseye nasip olacak böylesine mühim iki hadiseye  (hem de bu hadiselere yön veren aktörlerin yanında bulunarak yapılan) tanıklık, Zeytindağı’nı her daim okunmaya değer kılıyor.

 

(*) Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı (Pozitif Yayınları, İstanbul, 2017).

serbestiyet.com 31 Mart 2018

Ayrıca bakınız...

Siyasî pazar mı ticarî pazar mı

Siyasî Pazar mı Ticarî Pazar mı?

24 Haziran’da seçmenler olarak sandıklara gidip partiler ve cumhurbaşkanı adayları arasında siyasî tercihimizi yaptık. Demokrasi ...