.: Vahap Coşkun

Zeytindağı (1) “Yok kanun, yap kanun”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı eserini “Cumhuriyet devri edebiyatının en büyük hadiselerinden biri” olarak kıymetlendirir. Behçet Kemal Çağlar, Zeytindağı’nı okumanın “adeta bir borç ve vazife” olduğu kanısındadır. Hüseyin Cahit Yalçın ise Zeytindağı’nı “ Türk’ün acı günlerini bütün neşeleri, heyecanları ve ıstırapları ile yaşatan bir abide” olarak niteler ve ekler: “Bir muharrir, bütün ömründe böyle bir kitap yazabilmişse, dünyaya beyhude gelmemiş demektir.”

 

Zeytindağı, I. Dünya Savaşı’nda Dördüncü Ordu Komutanı sıfatıyla Suriye cephesini yöneten Cemal Paşa’nın emir subayı olarak görev yapan olarak Falih Rıfkı Atay’ın Suriye ve Kudüs günlerini kaleme aldığı kitaptır. Dördüncü Ordu’nun karargâhı, Kudüs’teki Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesidir; kitap da adını buradan alır. Atay, Cemal Paşa’nın hizmetinde dört yıl çalışır ve bu süre içinde tanık olduklarını ayrıntılı bir biçimde okurlarına aktarır.

Keskin bir gözlemcidir Atay; eseri çok zengin detayları barındırır. Zeytindağı’nın satırları arasında gezinirken, ülkenin yakın tarihine yön veren aktörlerin karakterleri, vazife alanında bulunan (Şam, Halep, Beyrut, Kudüs vb) şehirlerin coğrafi ve demografik hususiyetleri, Arap toplumu ve aşiretlerinin sosyolojik yapıları, Ortadoğu’da Osmanlı’ya dönük tutumlar gibi birçok konuda değerli bilgilere ulaşırsınız.

Devlet kudretinin çeteleşmesi

Atay’a göre İTC’nin hüküm sürdüğü dönemlerde ülke ya anarşinin ya da şahsi istibdadın çilelerine maruz kalmıştı. İTC’de hiçbir vakit belli bir fikir ve düzen sistematiği yerleşmiş değildi (s. 99-100). Partinin iplerini ellerinde tutanlar kendi şahsi güçlerini azami kılmaya çalışıyordu. Böylece devletin kudretinin de azalmasına neden oluyorlardı.

Bunun kabulü imkânsız bir yanlış olduğuna şüphe yoktu. Çünkü devlet kuvvetinin yerini hiçbir şahsi kuvvet tutamazdı. Devletin kanun ve otoritesinin egemen olduğu bir ortamda en azılı katilin bile “eli titrek bir hâkim” tarafından mahkûm edilip “bir çingene”tarafından asıldığı unutulmamalıydı. Oysa İTC, bir eşkıyanın peşine sürdüğü devlet kuvvetini bile çeteleştiriyordu. Sorumsuz adamlar ve onların davranışları, İTC’yi soysuzlaştıran en önemli âmildi (s. 42-43).

Savaş döneminde ülke en büyük zararı iki şeyden görmüştü: Biri, atalet içindeki bürokrasiydi. Atay, çok ağır sözlerle yüklenir bürokrasiye. Diğeri ise, yönetim kademesinin hukuk ya da kanun anlayışıydı. Bir keresinde yaveri, Cemal Paşa’ya “emrettikleri hususun mevcut kanunlar dairesinde halledilemeyeceğini” söylemişti. Paşa hemen bir kâğıt istemiş ve Harbiye Nezareti’ne acil koduyla bir telgraf çekmişti: “ … numaralı kanunu şu şekilde değiştirerek bana metnini müstacel telgrafla bildiriniz.”

“Yaparım olur, bozarım olmaz”

Atay hayretler içerisindedir; “Bir kumaş bile bu kadar kolay ısmarlanmaz” diye anlatır ruh halini. O, “en kötü kanun bile kanunsuzluktan daha iyidir” prensibine bağlı olduğunu söyler ve bunun bir devlet için vazgeçilmez olduğunun altını çizer. Oysa İTC liderlerinin kanun anlayışları farklıdır; onlar kendi sözlerine kanun muamelesi yapılmasını istemektedir.

Mesela Enver Paşa hukuk mevzubahis olduğunda “Yok kanun, yap kanun” der. Yanındakiler bu sözle ne murat edildiğini anlamadıklarında “Yaparım olur, bozarım olmaz” diyerek meseleyi açıklığa kavuşturur. Cemal Paşa da farklı düşünmez: “Bir şey yapmak istiyorum, kanun karşıma çıkıyor. Kanun nedir? Ben yaptım, ben bozarım.”

Hukukun ve hukuk güvenliğin çanına ot tıkayan bu anlayış, nihayetinde ülkenin her yerinde can ve mal güvenliğini ortadan kaldırmıştı. Bu güvensizliğin en ağır halleri Suriye sahasındaki sürgünlerde kendini gösteriyordu.

“Ermeni tehciri için yapılan kanundan 4. Ordu da istifade ederek ‘zararlı gördüğü kimseleri ve aileleri harb sonuna kadar sürgün etmek’ usulünü tutmuştu. Her gün vilayetlerden, mutasarrıflıklardan teklifler alırdık: ‘Şu aileler muzırdır, münasip bir yere sürülmesine müsaade buyurulması rica olunur.’ Cevap formülü son derece basit idi: ‘…’e sürülmesine, münasiptir.’ Yalnız kasaba ismini açık bırakıyorum. Erzincan’dan Bursa’ya kadar beğendiği yerin ismini koymak kumandanın elinde idi.” (s. 97-98.)

Cemal Paşa’nın adamı

Savaş döneminde “İttihatçı” sıfatı, İTC saflarında yer alan bir kimseyi anlamayı ve tanımayı sağlayan bir sıfat olmaktan uzaktı. Zira “İttihatçı demek, partinin anonim ve silik bir unsuru demekti. O zamanlar insanların üzerine yapışan damga ‘adam’ sözü idi. Cemal Paşa’nın adamı, Enver Paşa’nın adamı, Talat Paşa’nın adamı…”

Herkes biri ile irtibatlandırılıyor ve onun adamı olarak biliniyordu. Öyle ki Atay bu vaziyeti “Kendi kendinin adamı kimdi bilmiyorum” diyerek anlatır. Birisinin adamı olarak damgalanmak, onun en çok ürktüğü konudur. Ancak korktuğu ve nefret ettiği şey başına gelir; uzun bir müddet “Cemal Paşa’nın adamı” damgasını taşır (s. 43).

Osmanlı’nın kaderini elinde tutan üç kişi vardır: Enver, Cemal ve Talat Paşalar. Atay, özel kaleminde çalışmasına rağmen Talat Paşa üzerinde çok durmaz. Bir fikir adamı olarak Talat’a çok değer vermediğini belirtir. Bir zamanlar kendisine çok kudretli görünen Talat’ın gerçekte Enver Paşa’nın gölgesinde kaldığını söyler.

Enver için ise hiç de müsbet bir hissiyatı yoktur Atay’ın. Onun için Enver “Ortaçağ Müslümanlığını bütün yeşilliği ile devam ettirecek” biridir ve dolayısıyla Enver’in savaştan galip çıkması bile ülke için bir zafer anlamına gelmeyecektir. “Hayır, Türkiye’yi kurtarmak için Alman zaferi yetmezdi. Enver’den ve Almanlardan da kurtulmak lazımdı.” Ama her şey Enver’in kontrolü altındaydı; öyle ki “1914’te İstanbul’un havası Enver’le kaplı, onunla aydınlık, onunla kapanıktı.”

“Bu adamın yeri tımarhanedir”

Atay, 1918’e gelindiğinde İTC genel merkezinin savaşın kaybedildiğini gördüğünü belirtir. Artık zaferden umut kesilmiştir. Gerçeği kabul etmek lâzımdır; bir barış teklifinde bulunmak dışında çıkar bir yol kalmamıştır. Gelin görün ki hiç kimsenin bu acı gerçeği Enver’e söyleyecek cesareti yoktur. Düşünür taşınır; Enver’in sözüne değer verdiği Necip Bey’den (Atatürk’ün umumi kâtibi Hasan Rıza Soyak’ın babası) durumu Enver’e açmasını rica ederler. Necip Bey “memleket meselesi” der ve kalkıp Enver’in yanına çıkar. Lisan-ı münasiple vaziyeti izah eder.

Enver sonuna kadar dinledikten sonra “ Vah Necip Bey vah!” der. “Seni de zehirlemişler. Sen ki maneviyata inanırsın, bilmiş ol ki, ben Allah tarafından büyük Türk hakanlığını kurmaya vekilim. Git evinde rahat uyu!”

Necip Bey eve döndüğünde son derece sinirlidir: “Eğer bu adam Harbiye Nazırı, Başkumandan Vekili ve Yaver-i hazret-i şehriyarî olmasa, yeri doğrudan doğruya tımarhanedir.” (s. 35-36)

Falih Rıfkı’nın Cemal Paşa ile olan mesaisine bir sonraki yazıda devam edelim.

serbestiyet.com 28 Mart 2018