.: Burak Ertaştan

Zenginin malı, züğürdün çenesi

Özel kanallarda iftar ve sahur programı sunan akademi kökenli bazı isimlerin aldığı paralar birilerine fena halde dert oldu.

Zenginin malı züğürdün çenesini yorar diye boşuna dememişler. Vay efendim bu kadar para alınır mıymış, güya din adamıymışlar, dini öğretmek/anlatmak için para mı alınırmış, hayır için, Allah rızası için yapılacak işlermiş bunlar ve saire…

Umumiyetle sol cenahtan gelen bu itirazlar hem bazı gerçekleri gözden kaçırıyor, hem de kendi içinde birtakım çelişkiler barındırıyor.

Öyle ki her insan hayatını sürdürmek için çalışmak ve gelir temin etmek zorundadır. Bunu ya kendi işini kurarak yahut bir başkasının işinde çalışarak yapar.

Kendi işini kurduğu halde zaman içinde büyütemeyenler, esnaf ve zanaatkâr olarak kalır yahut ücret mukabili çalışacakları bir iş bularak emekçi saflarına katılırlar. Keza, kurduğu işi yürütemeyenler de… İşini büyütenler ise günün birinde ‘kapitalist’ olurlar.

Öte yandan, bir kapitalistin yahut müstakbel (pre) bir kapitalistin yanında iş bulanlar var, bir de: Emekçiler. Sosyalist teoriye göre mütemadiyen ezilen, hakkı yenen, sömürülen ve kurtarılması gereken insanlar.

Hay böyleyken, işvereninden (kapitalistinden) yüksek ücret koparmayı başarmış bir televizyon programcısını aldığı yüksek ücret nedeniyle eleştirmek, hatta kınamak yerine desteklemek gerekmiyor mu?

Bu soruya “elbette gerekir” cevabı verilememesinin sebebini, alınan ücretin yüksekliğine ve kıskançlığa bağlıyorum ben.

Görebildiğim kadarıyla sosyalistler -yahut genel olarak kollektivistler- tıpkı kâra olduğu gibi, çok yüksek ücretlere de karşı. Her alanda olduğu gibi ücretler söz konusu iken de insicamı, düzeni ve standardı korumak istiyorlar.

Televizyon programcıları, şarkıcılar, teknik direktörler, sporcular, dizi ve sinema oyuncuları, özel sektörde görev yapan üst düzey yöneticiler…

Sıradışı bilgi, birikim ve becerileriyle ön plana çıkan ve bu sayede ortalamanın hayli üzerinde gelir temin eden diğer tüm emekçiler…

Bunların hiçbiri, emeğin ve emekçinin yılmaz savunucularından itibar görmüyor, koruma kalkanlarından faydalanamıyor, bilâkis oklarına hedef oluyorlar. Nihat Hatiboğlu, bunlardan sadece biri.

Ne yapsaydı Nihat Hatiboğlu ve onun gibiler? Bu kadar para çok, bana şu kadarı yeter mi deselerdi? Onun yerinde olsak, biz öyle mi derdik? Kaçımız işverenden zam yerine indirim talep ettik ya da ediyoruz?

Kaldı ki Hatiboğlu’nun fazla bulup almadığı para, televizyon kanalına kalmayacak mı? Emeği korumak parolasıyla yola çıkanların, bir anda kendilerini işvereni/kapitalisti korurken buldukları garip bir durumla karşı karşıyayız.

Meseleye emek-sermaye çatışması ve sınıf mücadelesi olarak bakmak yerine, usûl kuralları açısından yaklaşmanın daha doğru olacağı görüşündeyim.

Hür iradeleriyle biraraya gelen taraflar, niteliği, niceliği ve teslim zamanı konusunda anlaştıkları bir mal/hizmet için herhangi bir fiyat üzerinde anlaşabilirler. Fiyatın yüksekliği veya düşüklüğü, alıcının ihtiyacı ve satın alma iştahı ile satıcının satma zaruretinin bileşkesi tarafından belirlenir. Kısaca arz ve talep tarafından.

İşçi-işveren ilişkilerinde de geçerli olan bu ilke, pekâlâ Hatiboğlu örneğine de teşmil edilebilir.

Özel televizyon kanalları, hitap ettikleri izleyici kitlesinin Ramazan ayında kabaran manevî duygularını karşılama gâyesi gütmese ve yayın politikasını bu şekilde belirlemeyi/değiştirmeyi kârlı bulmasa, Hatiboğlu ve muadillerine ne ekran açar, ne de yüksek ödeme teklif ederlerdi.

Keza Hatiboğlu ve muadilleri, televizyon kanallarından gelen bu teklifi tatminkâr bulmasalardı, otuz gün süren bir koşuşturmacanın parçası olmaz, iftarı ve sahuru aileleriyle evde geçirmeyi tercih ederlerdi.

Televizyon kanalını, program sunucusunu ve izleyiciyi müştereken memnun eden bu vasatı yaratan mekanizmanın adı, malûmunuz üzere ‘piyasa’dır.

Piyasa, işlemesine müsaade edilen her alanda hem tatminkâr, hem en az maliyetli, hem de demokratik sonuçlar doğuruyor. İzleyicilerin talep ve beklentilerini kaale almayan tek kanallı dönemden bugünlere, özel televizyonlar sayesinde geldik.

Ayrıca bakınız...

milliyetçilik

Atatürkçülüğün izolasyonist, devletçi ırkçılığı: Milliyetçilik

Dünyadan uzaklaşan ülke ve birey Türkiye cihanda bile barış istediği iddiasında kendi içine hapsedilmiş bir ...