.: Buğra Kalkan

Yolsuzluk, siyasetçiler ve vesayet

Bürokratik vesayetin kurucu mitlerinin başında siyasetçilerin yolsuzluk ve ilkesizliği düstür edinmişken, bürokratların Cumhuriyet ilkelerine uygun kamusal çıkarlar peşinde koştuklarıdır. Aziz Nesin’in Zübük’ünden günlük gazetelerin haber ve yorumlarına kadar ayrıntıları ile işlenmiş bir hikâyedir bu. Özellikle Adnan Menderes ve Turgut Özal gibi bürokrasi ile “kavgalı” reformcu siyasetçilerin tek mirasının yolsuzluk olduğu algısı, bu “hikâye”nin temel hedefidir.

Bu mite karşı demokratik siyaseti savunanlar, vesayetçi kurumların siyasal partilerin gelişimine engel olduğunu belirtmişler ve siyasetin alanın genişletmenin yolsuzluklarla da mücadelenin başı olduğunu iddia etmişlerdir. Liberaller tek parti döneminde gerçekleşen yolsuzluklarından bahsederek, seçimle gelmiş kamu görevlilerinin yolsuzluklarının atanmış kamu görevlilerine göre daha kolay tespit edildiğini belirtmişlerdir.

EKONOMİK RANTLAR

“Yolsuzluk” tartışmasının arkasındaki asıl tartışma, devlet eliyle yaratılan ekonomik rantların kimler arasında ve hangi mekanizmalarla dağıtılacağı üzerinedir. Kamusal mülkiyetin ekonominin büyük bir bölümünü oluşturduğu sistemlere devletçi ekonomiler denir. Devletçi ekonomilerde kararlar belirli merkezlerden verildiği için piyasalara giriş çıkışlar kolaylıkla denetim altına alınabilir. Bu açıdan tek parti dönemi devletçiliğini devasa bir ekonomik rant mekanizması olarak görebiliriz.

Rekabetçi seçimler devletçiliğin altının oyulmasına sebebiyet vermiştir. Çünkü ekonomi ile ilgili kararlar tek bir merkezden kontrol edilemez hale gelmişti. Yani Demokrat Parti içindeki farklı çıkar grupları ekonomik rantlardan pay talep etmeye başlamıştı. Bu durum eski elitler ile yeni elitler arasında ciddi bir tartışmaya dönüşmüştür. Şimdi “seküler” işadamları ile “muhafazakâr” işadamları ya da “İstanbul sermayesi” ile “yeşil sermaye” arasındaki çatışmanın temeli buraya dayanır.

Rekabetçi seçimler ekonomik rantlardan yararlananların sayısını artırdığı için devletçi sisteme ek olarak piyasa kurumlarının alt yapısı geliştirilmeye başlanmıştır. Çünkü yeni sistemde herkese yetecek kadar ekonomik rant yoktu. Dolayısıyla ekonomik etkinliği piyasacı kurumlarla artırmak gerekiyordu. Ancak bu durum, serbest piyasa hayalini gerçekleştirmek için yapılmadı. Ekonomik rantların sürdürülebilir olması temel hedefti. Sonuçlarının pek parlak olmaması da buradan kaynaklanır.

KARMA EKONOMİ

Yani otoriter yapı ve devletçi bir ekonomide rantar daha küçük bir grup tarafından kullanılıyorken, rekabetçi seçimler ve “karma ekonomi”de rantlar çok daha büyük bir grup tarafından kullanılmaya başlandı. Zenginlerin “çevre”den çıkmaya başlaması, “yolsuzluk peşindeki siyasetçi söylemi”ni tetikleyen temel motivasyon olmuştur.

1960 sonrasında ekonomik planlamacılığın yeniden başlaması, kanun yoluyla sağlanan ayrıcalıklarla OYAK’ın kurulması ve hatta TÜSİAD grubunun şekillenmesinin temelleri rahatlıkla ekonomik rantlar ve rekabetçi seçimler perspektifinden okunabilir.

17/25 Aralık operasyonlarının yolsuzluk üzerinden açılması bu açıdan şaşırtıcı değildir. Piyasa ekonomisindeki ilerlemelere rağmen hükümetin “yumuşak karnı” halen ekonomik rantları kontrol edemeyişinden kaynaklanmaktadır. Rekabetçi seçim sisteminin istikrarlı/konsolide olmuş bir demokrasiye dönüşebilmesi ise Türkiye’deki piyasa ekonomisinin daha rekabetçi bir yapıya kavuşması ile mümkündür. Bu da devletin ekonomiye olan müdahalesinin büyük ölçüde azalması anlamına gelir. Bu gerçeği kabul etmeye hazır olanların sayısı ise maalesef bir hayli azdır.

Yeni Yüzyıl, 26.12.2015