.: Ünsal Çetin

‘Yok mu Artıran’ Popülizmi

Popülizmi siyasetçinin halk için doğru olanı yapma çabası olarak düşünmek doğru değil.  Bireyler gibi, halk dediğimiz kitleler de yanılır, yanılabilir. Liberal demokrasi idealinden küresel bir uzaklaşma çağında ‘kitlelerin bilgeliğinden’ çok ihtiyatla bahsetmek gerekir. Özellikle de konu ekonomi olduğunda, ‘kitleler’ ve temsilcileri gelecek nesilleri göz ardı edebilir. Kişisel boyutta kendi çocuklarının geleceği için kaygılanan, doğru kararları vermeye çalışan seçmenler, oy ve politika tercihlerinde aynı zorlayıcı bağları ulusal ölçekte kurmakta zorlanabilir. Nitekim zorlanıyorlar da.

Türkiye 1990’larda popülizmin doruk noktasına çıktığı ve bunun ağır bedelini de ödediği bir dönemi yaşadı. Canı fena halde yanan bir ülke olarak 2002’den sonra popülizmin önemli ölçüde sınırlandığı bir dönem geldi. Bu, ‘ülke olarak’ öğrenmenin bir sonucu muydu, yoksa zaten dizginsiz popülizme takati kalmamış bir ülkenin bir tür mecburi diyeti miydi? Belki de, her ikisiydi.

Halk için doğru olanı yapmak, popüler olmayan; halkın rağbet göstermediği politikaların tercih edilmesini gerektirebilir. Bizim gibi koyu bir devletçilikle malul bir ülkede popülist bir kısır döngünün örneklerini bulmak zor değildir. Ekonomik politika hatalarının uzun vadedeki ve toplumun geneline yayılan olumsuz sonuçları göz ardı edilir. Ekonomideki dengesizlikler birikir ve birikir. Kaçınılmaz karar anı gelip çatıncaya kadar, politikacılar, halk, hemen her kesim bir bedel ödemekten kaçınır. Ancak özel ekonomi devletin eylem ve müdahalelerinin toplumsal zararını kapatıp, üstüne milli gelir artışı temin edemeyecek kadar güçten düştüğünde, acı ilaç söylemleri dolaşıma çıkar. 24 Ocak Kararları ve 2001’in Soğuk Şubat tecrübelerinin gösterdiği üzere, piyasa yanlısı adımlar atmanın gerçek çözüm olduğu istemeye istemeye kabul edilir.

2015 yılından bu yana ipin ucunun yine kaçtığı yeterince açık. Kamu/devlet kaynağı dediğimiz şeyin gerçek bir mülkiyet formu bile olmadığı, özel kesimden çekilmiş olduğu gerçeği pek akıllara dahi gelmiyor. İnsanoğlunun bu dünyadaki ‘verili’ koşullarında, ‘bedava’ mal ve hizmet sunumunun mümkün bile olamayacağından bahseden çok az kişi var. Ekonomi politikasının diğer başlıca hataları yanında, popülist son dalganın da ekonomimizdeki krizi ağırlaştıran, dengesizlikleri biriktiren bir güç olduğunu görmek gerekiyor.

31 Mart’tan 23 Haziran’a Belediye Seçimlerinde şahit olduğumuz ‘her tarafın’ kampanyası liberal bir ekonomist için ibretliktir. Artık akla gelen ne varsa havaya atılmaktadır. Ekonomi bilimi ile bu kadar dalga geçilmesinin sonucunun en nihayetinde hayırlı olmayacağı açık. Karakteristik bir örnek ulaşımın bedava olması vaadidir. Siyasetin bir kanadı dini bayramlarda ulaşımı bedava yapar, diğer kanadı resmi bayramlarda da bedava olacağını vaat eder. “Siz neden bahsediyorsunuz? O ‘bedava ulaşımın’ bedelini bayram olmayan günlerde fazlasıyla ödüyoruz zaten!” diyen liberal ekonomist, bu müzayede popülizminde sesini kimsenin duymak istemediği, dokuz köyden kovulmuş ‘doğru söyleyendir’. Emeklilikte Yaşa Takılanlar Lobisinin böylesine hatalı bir fikri bu kadar çok gündeme getirebilmeleri tam da bu ortamın sayesinde mümkün olmaktadır.

Türkiye’nin makûs talihidir bu, aynı zamanda. Türkiye siyasetinde ‘hizmette yarış’ denen şey büyük ölçüde ‘devletçilik ve popülizmde yarış’ anlamına gelir. Politik bölünmüşlüğümüzün meydan verdiği bütün o kavga gürültüye rağmen, sosyal dokumuzu oluşturan bütün bölümlerin ortaklaştığı/paylaştığı tek büyük ve yanlış fikir ‘devletçiliktir’.

Popülizm ne seçilmiş halk adamının politikası olmalı, ne de halkçı muhalif için yol göstermeli. O mevcut siyaseti yozlaştıran, halkın çıkarları aleyhine bir süreçtir. Popülizmin, demokratik seçim süreçlerinde hoş görülecek kadar masum olduğunu, siyasetin doğal bir parçası olduğunu düşünmek ağır bir hatadır. Popülizm hele ki liberal demokrasinin katlanılması gereken bir dikeni olarak görülemez, görülmemeli.

Aksi takdirde, kapıdan kovulan devletçiliğin bacadan girişini engellemek mümkün olamayacaktır.

21.06.2019