.: Murat Yılmaz

Yeniden terör ve demokratik açılım

Türkiye, demokratikleşme istikametindeki reform sürecinde ilerledikçe reaksiyonlar da artıyor.

Reaksiyonların amacı, reform sürecini geriye döndürmek, o ihtimal mümkün olmazsa durdurmak veya yavaşlatmaktır. Bu amaçla meşru, gayrimeşru her yol deneniyor. Meşru yolları kullanarak reform sürecine direnmek elbette muhalefetin hakkı. Ancak gayrimeşru yollar, tartışmayı kendi mecrasının dışına çıkarmaya çalıştığı için herhangi bir haklılık içermiyor. Yargıya yönelik gayrimeşru tasallut da, şiddet kullanarak bir siyaseti dayatmak da bu cümleden reaksiyonlardan. 12 Eylül’deki anayasa değişikliği referandumuna yaklaşıldıkça, yargının karıştığı skandalların ardı arkası kesilmiyor. Yargı hatalarının teşhir olduğu günlerde, PKK’nın şiddet hareketlerinin de artması dikkat çekici.

PKK’nın Öcalan’ın ifadesiyle “orta şiddette” bir savaşa yönelmesi, Türkiye’nin Kürt sorunu da içinde olmak üzere asker-sivil bürokratik vesayetin yol açtığı siyasi sorunların, demokratik yollarla çözülmeye çalışıldığı döneme denk geliyor. PKK ve Öcalan, Türkiye’deki reform sürecinin oluşturduğu çatışma ortamında gündemden düşmek ve Kürt sorununun terör sorunundan ayrılması ihtimalinden rahatsızlık duyuyorlar. Devlet içinde var olan Kürt sorunu ile terör sorunu tefrik etmek ve bu sorunlara ayrı ayrı çözüm aramak şeklinde tesis edildiği varsayılan mutabakat çerçevesini, asker-sivil bürokrasinin tasfiyesi amacıyla hazırlanan anayasa değişikliği paketiyle yükselen çatışmalara, yükseltilen şiddet karşısında sergilenebilecek farklı tavırları ekleyerek kendilerine bir alan açmaya çalışıyorlar. Bu şekilde kendi üzerlerinde yurtiçinden ve dışından gelen baskının azalmasını, sivil ve demokratik siyasî otoritenin karşısına çıkabilecek askerî otoritenin varlığıyla yeni bir hayat alanı kazanmaya çalışıyorlar.

Öcalan ve PKK’nın bu hesabı kendi başına bir değer taşımayabilirdi. Fakat AK Parti’den gayrimeşru her yolu kullanarak kurtulmayı düşünen otoriter cephenin varlığı, bu hesabı, hesabı yapan aktörlerin gücü ötesinde bir etkinliğe taşıyabilir. Üstelik bu cephenin, yılların getirdiği tahribatı tahrik ederek meseleyi bir etnik münaferete dönüştürerek, AK Parti’yi, ülkeyi yönetemez hale getirmeyi de göze alabileceği ihtimali de varken. Bu bakımdan mesele, karakol baskınları ve bombalamaların taktik hedeflerinin ötesinde bir politik tahlile tabi tutulmalıdır.

PKK’nın İskenderun’la başlayan son saldırıları, bu zaviyeden kendi boyunu aşan bir meydan okumayı ifade etmektedir. Her meydan okuma gibi ciddi tehlikeler yanında, ciddi imkânları da potansiyel olarak kendi içinde barındırmaktadır. Şayet Türkiye, bu saldılarla öngürülen hesabı bozabilirse, bu durum askerî-sivil bürokrasinin vesayetinin tasfiyesi yanında PKK ile Kürt sorununun daha çok tecrit edilmesine ve PKK içinde büyük bir iç hesaplaşmaya yol açabilecektir.

Öte yandan terörle mücadelede yapılan hatalar güvenlik sektörünün, TSK’nın, istihbaratın yeniden yapılanmasına imkân verebilecektir. Çünkü yapılan her saldırı, bu alandaki büyük zafiyet ve hataları kamuoyuna teşhir etmektedir. Verilen kayıplar etrafında oluşturulmaya çalışılan hale, eskiden olduğu gibi kamuoyundaki tartışma ve eleştirileri ortadan kaldırmaya yetmemektedir.

MEHMET ALİ ŞAHİN’İN SORUSU SON DERECE YERİNDEDİR

Bu bakımdan TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin’in şehitlerle ilgili ordudan tatmin edici bir açıklama talebi, fevkalade ehemmiyetli bir çıkıştır. Şahin, daha önce de işkenceyle hapishanede öldürülen Engin Çeber’in ailesinden devlet adına özür dileyerek bir başka öncü açıklama yapmıştı. Sadece bu açıklamalar bile, Türkiye’de reform sürecinin kazandığı ivmeyi göstermektedir. Şahin’in çıkışı karşısında, merkez medyanın yaşadığı şaşkınlık problemin diğer ayağına işaret etmektedir. Türkiye, uzun bir süre demokratik tartışmaya ve açık topluma izin vermeyen bu merkez medyanın etkisiyle anti-demokratik bir yönetim altında yaşadı. Bu bakımdan medyadaki bugünkü çoğulculuk, Türkiye’deki demokratikleşmenin sigortalarından birini teşkil etmektedir. Şahin’in çıkışı, muhalefet partileri CHP ve MHP’nin meselenin özüne inmeyen, Kürt meselesiyle, terör örgütünü ve hatta Kuzey Irak’ı aynılaştıran otoriter çıkışlarını da faş etti. Kılıçdaroğlu’nun demokrasiye verip veriştirmesi ve MHP’nin olağanüstü hal isteyen sert üslubu, seçim dönemi yaklaşırken bu iki partinin koalisyonunun Türkiye’yi nereye çağırdığını da yeniden tartışma masasına getirecektir.

AK Parti ise, demokratik açılım konusuna devam etme kararlılığını Başbakan Erdoğan’ın sözleriyle ilan ederek terörün meydana getirmek istediği iklime teslim olmayacağını gösterdi. Ancak AK Parti’nin açılım konusunda kendini gözden geçirmesi gerekiyor. Bu konuyu üstlenen siyasetçi ve bürokratların değiştirilmesinden, programın tutarlı bir şekilde hayata geçirilmesine kadar bir acı eylem planına ihtiyaç var. AK Parti’nin yapması gereken bir başka şey de, TBMM Başkanı Şahin’in yaptığı çıkışın devamını getirerek terörle mücadele konusundaki güvenlik politikasını, kurumlaşmasını ve zihniyetini A’dan Z’ye yeniden yapılandırmak olmalıdır.

AK Parti sadece demokratik açılım bahsinde değil, anayasa değişikliği paketinden dış politikadaki yeniden açılımlara kadar geniş bir alanda yaptıklarıyla yapmadıklarıyla da eleştiriliyor. Son dönemde İsrail’den yüksek yargıya ve PKK’ya kadar yükselen şiddetli reaksiyon, yapılan reformların ne kadar tesirli olduğunu gösteriyor. AK Parti, bu reaksiyonlara bakarak durmak yerine, yeni bir durum muhakemesi yaparak politik hattı daha etkin bir şekilde hayata geçirebilmek için sıklet merkezlerini tayin edecek bir güç ve zamanlama hesaplamasıyla siyaset yapmaya devam etmelidir. Bilhassa terör meselesinde Kuzey Irak, Kürt meselesi ve terör örgütü arasındaki ayrımları keskinleştirecek hamlelere ihtiyaç vardır. Anayasa değişikliği paketinden demokratik açılıma, reform sürecinin Türkiye’nin bütününe yönelik ortak paydayı anlatacak dile ve aktörlere ihtiyaç var.

Askerî-sivil bürokrasinin vesayeti geriledikçe, PKK’nın tabanı üzerinde kurduğu vesayet de tartışma konusu oluyor, olacak. PKK, Türkiye’deki demokratikleşmenin ve sivilleşmenin getirdiği yeni aktör ve dile intibak edemediği için, şiddetle bu yeni aktör ve dili ortadan kaldıracağı şeklinde yanlış bir hesap yaptı. Türkiye’de medyanın çoğulculuğu, güçlenen sivil toplum ve ekonomisinin kazandığı yeni veçhe sadece PKK’nın yanlış hesabını değil, onun bu hesabına ortak olmaya cüret edebilecek gayr-i meşru yapıları da tasfiye edebilecek güç ve olgunluğa ulaşmıştır. PKK’nın döktüğü kan, yargının en az onun kadar tehlikeli suç odaklarını korumak için giriştiği skandalları örtmeye yetmeyecektir. Hatta tam aksine, yargının hatalarını daha da teşhir edecektir. Neticede yıkılan, eski düzenin tamamıdır.

Zaman, 23.06.2010