.: Vahap Coşkun

Yeni bir başlangıç yeni bir anayasa

Seçim sürecinde partiler ve partililer arasında sert tartışmalar yaşanır, etraf biraz kırılıp dökülür, yürekler burkulur. Bazen dozun kaçtığı da olur, taraflar eylemleri ve sözleriyle birbirlerini yaralarlar, yarın-ertesi gün bir arada bulunma ve birlikte çalışma zeminini aşındırırılar. Rahatsız edici olsa da bunlara çok şaşırmak gerekir, zira her seçim, biraz gerginlik demektir.  

Ama aynı zamanda her seçim bir ümidi de ifade eder. Seçim dönemlerinde partiler, geleceğe dair tahayyüllerini ortaya koyarlar, vaatleri ve projeleriyle halkı ikna etmeye çaba sarf ederler. Seçmenler ise, daha güzel yarınlar için yapılması gerekenleri belirtir, beklentilerini dile getirir ve partilerden bunların karşılanmasını talep ederler. Bu bağlamda seçimler, sorunlarının bir hâl yoluna koyulacağına dair umutların tazelendiği dönemlerdir. Her seçim, umuda açılan yeni bir kapı demektir.

Yeniden toplum olma imkanı

12 Haziran seçim süreci, toplumdaki “yeni bir anayasa” umudunu güçlendirdi. Türkiye’de halkın, uzunca bir süredir yeni bir anayasa talep ettiği biliniyordu. 12 Eylül’de yapılan halkoylamasından çıkan sonuç da toplumun bu talebini teyit eder nitelikteydi. Halkın 82 Anayasası’nı değiştirme konusunda gösterdiği irade, partilerin seçim stratejilerini de etkiledi. Mesela parlamentoda temsil edilen bütün partiler (AKP, CHP, MHP ve BDP), halkın talebine kulak verdiler ve seçim beyannamelerinde 1982 Anayasasını değiştireceklerini ve yeni bir anayasa yapacaklarını kayda geçirdiler. Her ne kadar içeriğe ilişkin ayrıntıları kamuoyuyla paylaşmakta cömert davranmasalar da, “yeni anayasa” hemen her siyasi partinin en temel seçim vaadi haline geldi ve seçim kampanyaları da bu vaat üzerinden yürütüldü. Dolayısıyla siyasi partilerin anayasayı değiştirme vaadinden geri adım atmaları veya bu tartışmayı rafa kaldırmaları düşünülemez. Seçim sonrası en önemli gündem maddesi, yeni anayasa olacak.

Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyaç duyduğu şüphe götürmez. Çünkü, beş darbecinin özgürlük ve hak karşıtı düşüncelerinin ürünü olan mevcut anayasa, zaman içinde birçok kez değişikliğe uğramasına karşın, çoğulculaşan ve farklılaşan Türkiye toplumunun taleplerini karşılamaktan uzak. Anayasaları değerli kılan, bireylerin hak ve özgürlüklerini teminat altına alması, onları -başta devlet olmak üzere- baskı odaklarına karşı koruması ve problemlerin barış içerisinde çözümüne katkıda bulunmasıdır. Oysa 82 Anayasası, devleti önceleyen -hatta kutsayan- yapısıyla, bireyleri ve onların özgürlüklerini korumakta aciz kalıyor ve toplumsal gerilimlere neden oluyor. Sorunları çözme yerine sorun üretmesi ve giderek kendisinin bir sorun haline gelmesi nedeniyle 82 Anayasası’nın toplumsal itibarını her geçen gün düşüyor ve bir meşruiyet krizi baş gösteriyor.

Bir anayasadan ne beklenir?

Meşruiyet krizi, ancak toplumsal sözleşme niteliği taşıyacak yeni bir anayasa ile giderilebilir. Bir anayasa metninin gerçekten “yeni” olarak nitelendirilebilmesi için başlıca iki özelliği birlikte ihtiva etmesi gerekir: Birincisi, anayasanın, kendisinden önceki anayasadan farklı bir siyasal felsefeye dayanmasıdır. Siyasal felsefe, belirleyicidir. Zira anayasaların birçok işlevi vardır: Anayasalar, hem devlet, hem de toplum için bir düzen öngörür; devleti yetkilendirir, bireylerin ve grupların hak ve özgürlük alanlarını belirler, toplumun önüne hedefler ve idealler koyar, rejimi meşrulaştırır. Bütün bu işlevleri yerine getirirken, bir anayasanın nasıl bir siyasal felsefeye sahip olduğu, hangi değerler ve ilkelerden hareket ettiği önemlidir.

Bir anayasanın siyasal felsefesinin ne olduğunu, Başlangıç ve -varsa- değiştirilemez nitelikteki hükümlerinden çıkarmak mümkündür. Bu hükümler üzerinden bir değerlendirme yapıldığında 82 Anayasasının; devleti yücelten, devletin bekasını birincil politik değer olarak kabul eden, yekpare bir toplum yaratmayı amaçlayan, ideolojik olarak dayatmacı ve anti-özgürlükçü bir felsefe üzerine inşa edildiği görülür. Dolayısıyla eğer murat, yeni bir anayasa ise, yapılması gereken bellidir: Yeni anayasayı 82 Anayasası’nın karşıtı bir felsefeyle kaleme almak. 

Daha açık bir anlatımla, yeni anayasaya önceliği birey olan, bireyin hak ve özgürlüklerini temel değer addeden, toplumdaki çoğulculuğu tanıyan, topluma herhangi bir ideolojiyi dayatmayan ve özgürlüğü esas alan bir felsefeyi hakim kılmak ve bütün maddeleri bu felsefeye uygun bir şekilde yazmak gerekir. İkincisi, yeni anayasanın Türkiye toplumunun kadim sorunlarına yapısal ve demokratik çözümler üretmesidir. Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki takoz olan vesayet rejimi, din-devlet ilişkilerinin sorunlu yapısı ve Kürt meselesi, yeni bir anayasada ilk planda ele alınması gereken konulardır.

Sorun değil çözüm içermeli

Toplumsal meselelerin çözümü demokrasi içinde mümkün olabilir. Bu nedenle yeni anayasada gaye, vesayet sistemini tasfiye etmek ve Türkiye’nin “tam bir demokrasi”ye dönüşmesini sağlamak olmalıdır. Güçlü bir sivilleşme vizyonu bulunması gereken anayasa, kamu adına verilecek bütün kararların sadece halkın tercihi ile işbaşına gelmiş siyasi aktörlerce alınabileceğini -hiçbir şüpheye yer vermeyecek açıklıkta- hükme bağlamalıdır. Anayasa, ordunun ve emniyet güçlerinin, hükümet ve parlamento tarafından etkin bir şekilde denetimini sağlayacak mekanizmalara yer vermeli; askerlere imtiyaz kazandıran ayrı hukuk düzenlerinin varlığını bitirmelidir.

Din-devlet-birey ilişkileri özgürlük ekseninde yeni bir düzene kavuşturulmalıdır. Bireyin onurlu bir şekilde yaşaması için, dini inanç ve pratiklerini yerine getirebileceği sosyal, hukuki ve siyasi bir çerçevenin oluşturulmasına ihtiyaç vardır. Anayasa hem devleti bütün inançlara karşı nötr bir pozisyona koyarak ve hem de -inanan ve inanmayan- herkesin eşit bireyler olarak yaşamalarını sağlayacak haklara yer vererek adil bir hukuki ve toplumsal düzenin zemini oluşturabilir. Herhangi bir dine mensup bireylerin ifade özgürlükleri, örgütlenme özgürlükleri, dini eğitim hakları ve çalışma hakları anayasal garanti altına alınmalı, böylelikle dindar bireyler ile dini gruplar ve cemaatler üzerindeki yasaklayıcı düzenlemelere karşı bir güvence oluşturulmalıdır.

Kürt meselesine gelince, bu meselenin artık ertelenebilir veya geciktirilebilir bir mesele olmadığı açıktır. Yapılan tüm araştırmalar, bu meselenin devlet ile Kürt vatandaşlar arasındaki bir mesele olmaktan çıktığını, farklı etnik kimliklere mensup bireyleri karşı karşıya getirme olasılığı yüksek bir toplumsal meseleye dönüştüğünü gösteriyor. Mütereddit davranmak ve gecikmek, hem toplumsal dokuyu zedeliyor, hem yapılan düzenlemelerin olumlu etkisini azaltıyor, hem de taleplerin giderek yükselmesine ve sorunun derinleşmesine sebep oluyor. Bu nedenle kaybedecek vakit yok.

Kürt meselesini çözme zemini

Her ülkenin deneyimi farklıdır; dolayısıyla bir ülkedeki çözüm birebir bir başka ülkede uygulanmayabilir. Ama benzer sorunları yaşayan ülkelerin deneyimlerinden yararlı dersler çıkarabilir. Kürt meselesinin, bugün itibariyle üç önemli boyutunun olduğun düşünüyorum. Silahsızlandırma boyutu (PKK’nin silahtan arındırılarak siyasal bir organizasyona dönüştürülmesi), psikolojik boyut (Toplumun barış sürecine hazırlanması ve travmalarla mücadele) ve anayasal-yasal boyut. İlk iki boyut başka bir yazının konusu. Üçüncü boyuta gelince; dünya deneyimleri etnik kökenli sorunlarda üç tür talebin öne çıktığını gösteriyor: Kültürel haklar, temsil ve özyönetim.

Türkiye’de Kürtlerin talepleri de bu üç alanda yoğunlaşıyor. Kültürel haklar bahsinde Kürtler; anadillerini eğitimin bütün süreçlerinde kullanmak ve kamu makamlarıyla kendi dillerinde ilişki kurmak istiyorlar, anayasanın bütün kültürlere açık olmasını ve vatandaşlığın bir etnik kimlik üzerinden tanımlanmamasını talep ediyorlar. Temsil noktasında Kürtler, yüzde 10 barajı ile engellenmemeyi ve siyasi iradelerinin parlamentoya adil bir şekilde yansımasını istiyorlar. Özyönetimle ise, yönetimde daha etkin olmayı ve haklarında verilecek kararların oluşum sürecine kendilerinin katılacağı bir idari-siyasi yapılanmayı dillendiriyorlar. Burada kimi gruplar federasyonu, kimi gruplar demokratik özerkliği savunsa da özünde hepsi, Türkiye’nin devletin adem-i merkeziyetçi bir tarzda yeniden örgütlenmesini ve yerel yönetimlere -özerk idari ve siyasi birimler kurma dahil- çok geniş yetkilerin tanınmasını içeren politikaları savunuyorlar. Bu itibarla Kürt meselesini çözmek için yeni anayasada bu taleplerle yüzleşmek ve bu konularda radikal düzenlemelere gitmek gerekiyor.

Türkiye; din, dil, etnik köken, mezhep, sınıfsal konum bakımından, çok çeşitliliğe sahip bir ülke. Böylesine çeşitli bir toplumun birlikteliğini sağlamak için anayasanın tüm bu grupların ekonomik, kültürel ve siyasi taleplerini demokratik süreç içinde müzakere etmelerine imkan vermesi ve bu taleplere cevap üretebilmesi gerekir. Böyle bir anayasa yapmak elbette kolay değil, ama imkansız da değil. Eğer korkulardan kurtulur, dayatmadan kaçınılırsa, kırmızı çizgisiz, müzakere edilebilinir ve uzlaşmaya açık olunursa böyle bir anayasa yapılabilir ve Türkiye, sorunlarını çözmek için sağlam bir zemin elde etmiş olur.

Açık Görüş, Star, 12.06.2011