“Hukuksuz demokrasi”ye doğru mu gidiyoruz?
|| Sayfayı Paylaş || Sayfayı Yazdır || PDF'e Çevir ||
Mustafa Erdoğan

Yayın Tarihi : 17/01/2012

Modern demokratik devletler aynı zamanda birer “hukuk devleti”dirler veya öyle olmak iddiasındadırlar. Bu iki ilke birbiriyle öylesine iç içe geçmiştir ki, çoğu kimse “hukuk devleti”nin demokrasinin tanımında zaten mündemiç olduğunu sanır. Oysa bu kavramsal-teorik olarak doğru olmadığı gibi, tarihsel gerçekliğe de uymaz. Nitekim, anayasal devlet ve hukukun üstünlüğü ile demokrasi arasındaki gerilim günümüz siyaset ve anayasa teorisinin en hararetli tartışma alanlarından biridir.

Gerçekten de, “demokratik” yönetim, demokratik çoğunluğun uygun gördüğü her şeyi yapabileceği zehabıyla, “hukukilik”in gözardı edilmesi ölçüsüne vardırılabileceği gibi, “hukukun üstünlüğü” de yozlaşıp “hukukçuların üstünlüğü”ne dönüşebilir. Birinci sapmanın toplumu götüreceği yer çoğunluk baskısıdır. Hukukun üstünlüğüyle ilgili ikinci sapma ise yargının demokratik karar-alma mekanizmalarını bloke etmesine veya demokratik kurumlar üstünde bir vesayet kurmasına yol açmak olabilir. Her iki ihtimal de elbette arzu edilir olmaktan uzaktır. Çünkü, medeni bir yönetim için aynı anda hem demokrasiye hem de hukukun güvencesine ihtiyacımız var: “Demokrasisiz hukuk” kadar, “hukuksuz demokrasi” de hür ve medeni bir toplumun ihtiyaçlarıyla bağdaşmaz.

Türkiye yakın zamanlara kadar “demokrasisiz hukuk” dediğim duruma benzer bir sistem altındaydı. Sivil ve askerî vesayetçi kurumların demokratik çoğunlukların halktan aldıkları “vekâlet”in gereklerini yerine getirmelerini engelleyebildikleri bu sistemde, yüksek yargı istediğinde demokratik karar mekanizmalarını bloke edebiliyor, hatta zaman zaman seçilmişlerin yerine kendisi karar alabiliyordu. Ancak, bu anormal durum artık sona ermek üzeredir; çünkü, AKP hükümeti son yıllarda bu vesayetçi kurumları geri püskürtme konusunda epeyce mesafe almayı başardı.

Bu nokta sistemin normalleşmesi bakımından elbette önemlidir, ama aksi yönde bir anormalliğe neden olmamak kaydıyla. Yani, demokrasiyi kayıralım derken, hukuku devre dışı bırakmamalıyız. Oysa, AKP iktidarı demokrasiyi vesayetten kurtarmaya çalışırken hukuka saygı konusunda yeterince özenli davranmadığı için, şimdi de siyasal sistem yeni bir arazın eşiğine gelmiş bulunuyor. Bu arazı, en hafif tabirle, “hukukilik kaygısının kaybolmaya yüz tutması” veya “hukukun üstünlüğü hassasiyetinin zayıflaması” olarak adlandıracağım.

Nitekim, epey bir zamandır iktidar partisi çevrelerinde ve hükümetin memurlarında çoğunluğa dayanmanın verdiği meşruluk ve gücü aşırı bir kendine güven duygusuyla kullanma eğiliminin var olduğu gözleniyor. Ne yaparsa yapsın hükümeti kayıtsız-şartsız bir şekilde destekleyen medya da cabası. Bu kesimin öylesine içten benimsenmiş bir “görev bilinci” var ki, normal hükümet eleştirilerini bile hükümete husumet, hatta demokrasi karşıtlığı olarak yaftalamakta beis görmüyorlar. Daha da ürkütücü olan, çoğunluk gücünün ayartıcı cazibesinin iktidar çevrelerinin hukuka bakışını da değiştirmeye, hatta “yeni yargı”yı da etkisi altına almaya başlamış olmasıdır.

Bu değişimin bazı emarelerini hepimiz kolaylıkla teşhis edebiliriz. Bunlardan başında, silahlı kuvvetler mensuplarıyla ilgili “Ergenekon”, “Balyoz”, “İnternet Andıcı” vb. davaları ile Kürt siyasi hareketini bastırma amaçlı KCK davalarının yürütülme biçimi gelmektedir. Hükümet çevrelerine bakılırsa, bu davalar tamamen yargının inisiyatifiyle yürümektedir, kendilerinin “bağımsız yargı”ya müdahale etmeleri söz konusu olamaz. Oysa, hükümet istese bu soruşturma ve kovuşturmaların “olağandışı” bir hukuk çerçevesinde yürütülmesini pekala önleyebilir; bu arada birçoğu gereksiz -sırf yıldırma amaçlı- ve akıl almaz ölçüde uzun süreli tutuklamalardan, daha genel olarak da kapsamı günden güne genişleyen ve yıllarca uzayıp gidendavalardan sahiden hoşnut olmadığını hükümet belli etse birçok mağduriyetin önüne geçilebilir.

Burada “olağandışı hukuk” derken kastettiğim “özel yetkili” ağır ceza mahkemeleri ve onların uyguladığı yargılama usulüdür. Bu vesileyle belirtmek isterim ki, devlet güvenlik mahkemelerini “adil yargılama” gereğine uygun düşmedikleri gerekçesiyle Anayasa’dan çıkardıktan sonra, sadece adlarını değiştirerek bu mahkemeleri sistem içinde tutmak “Anayasaya karşı hile”den başka bir şey değildir. Medeni olmak iddiasındaki bir ülkede bu gibi mahkemelerin varlığı kabul edilemez. Kısaca, hükümet her şeye rağmen bu mahkemeleri muhafaza ediyor ve üstelik onlara toz kondurmuyorsa, demek ki onlara politik olarak ihtiyacı vardır.

Bu mahkemeleri artık tasfiye etmemizi gerektiren başka bir neden de, bunlarda “azaltılmış” bir savunma hakları demetine izin verilmesi yanında, bunların yerleşik hukuk kavramlarını fazlasıyla “serbest” yorumlamalarıdır. Elhak bu konuda onlara ilgili yasalar da yardımcı olmaktadır. Her eylemde “örgüt”, her örgütte “terör” arayan; örgüt için belli bir plan-program, hiyerarşik bir yapı ve karar merkezi şartı aramayıp, eylemler arasında belli-belirsiz bir koordinasyonu yeterli gören; bırakınız terörü, bir eylemi bile olmayan kişileri “terörist” olarak niteleyen yasalar ve mahkeme yorumları hükümeti rahatsız etmemesi şaşırtıcıdır. Sırf yazı yazdığı veya “yanlış” (?) görüşler beyan ettiği için aylarca-yıllarca tutuklu kalan ve üstelik akıbetlerinin de ne olacağı belli olmayan kişilerin varlığı bile iktidar çevrelerini intibaha getirmiyor.

Aynı şekilde, hükümeti “cebir ve şiddet kullanmak suretiyle” ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya çalışmak anlamında “darbeye teşebbüs” ile yetkinin kötüye kullanılmasının çeşitli biçimleri veya (askerler için) yasak siyasi faaliyet arasında ayrım yapmayan yargı bu “reformist” hükümeti rahatsız etmiyorsa, herhalde bunun da hükümetin “politika”sıyla ilgisi olmalıdır. Eski bir genelkurmay başkanının görevdeyken yapmış olduğu yanlış işlerden dolayı “terörist” olarak yaftalanmasına izin veren bir mevzuat ve bu yaftayı uluorta kullanmakta beis görmeyen bir yargı ile “ileri demokrasi” mi olur?.. Öte yandan, herkes biliyor ki, KCK davalarının geri planında, hükümetin kararlı bir şekilde arkalarında durduğu emniyetçilerin işgüzarlığı ve onların “muhalefet”i yargı marifetiyle bastırma yaklaşımı vardır. Kısaca, öyle anlaşılıyor ki, AKP bir süredir kendisini “devlet” olarak görüyor ve devlet olduğu için de artık hukuka ihtiyaç duymuyor. Bu “haleti ruhiye” içinde AKP’liler düşünemiyorlar ki, hukukun bu şekilde keyfi-politik uygulamalara açık hale getirilmesine, hatta muhalefetle baş etmenin bir aracına dönüşmesine seyirci kalmaya devam ederlerse, bu artık “yol olur” ve bir kere yol olduktan sonra da yarın-birgün bunun kimin başını yakacağı belli olmaz. Her muhalefeti veya aykırılığı “darbe” teriminin altına sokmaya çalışan ve her hoşlanılmayan faaliyet veya eylemde “örgütlü suç”, hatta “terör” keşfeden anlayış ile yakın geçmişin mahut “367” ve “kapatma davası” skandalları arasında hukukun politik amaçlarla zorlanması bakımından var olan benzerliği fark edebilecek bir AKP’li yok mudur?...

Biliyorum, “hasım” olarak gördüklerinden gelen eleştirileri dikkate almaya hükümetin psikolojisi müsait değil. Bunda, hasım olarak gördüklerinin bir kısmının gerçekten de öyle olmasının ve şimdiye kadar bu konumlarına uygun davranmış olmalarının elbette payı var. Ama yaptığı doğru işleri başından beri desteklemiş ve her fırsatta kendilerinin hukukunu savunmuş olanlardan da benzer eleştirilerin gelmeye başlamasının anlamı üstünde hükümet çevrelerinin düşünmeleri gerekmez mi?...

 

Taraf, 17.01.2012

Yazara ait tüm yazılar
Sonuçlar: 1 - 10 , Toplam kayıt: 193, Sayfa:
1
Web Tasarım