
Türkiye’de toplum eline geçen her fırsatı demokratik bir anayasa talebini yükseltmek için kullandı. Siyasetçilere düşen, uzlaşma kültürü içinde siyasi bir irade ortaya koyup toplumdan yükselen bu talebe kulak vermektir.
1982 Anayasası kabul edildiği günden itibaren ülkenin demokratikleşmesinin ve ilerlemesinin önündeki en büyük engel olarak görüldü ve hemen her toplumsal kesimin sert eleştirilerine uğradı. Bu anayasa, toplumsal sorunların çözümü için demokratik bir tartışma zemini oluşturmadı, aksine bu sorunlara kaynaklık eden bir öze sahipti. Bundan dolayı daima eleştirilerin odağında yer aldı, kısa süre içinde yıprandı, birçok defa değiştirildi ve hep bir meşruiyet sorgulamasına tabi tutuldu.
Anayasal sorunların sürekli olarak gündemi işgal etmesi, bir taraftan siyasal tansiyonu yükseltirken diğer taraftan da anayasa konusunda toplumsal düzeyde bir birikim oluşturdu. Bu birikim, siyasi partilerin, sivil toplumun, akademisyenlerin, düşünce kuruluşlarının, mesleki örgütlerin ve bireysel çabaların katkılarıyla meydana geldi. 12 Eylül Darbesi’nin bir bütün olarak hayatı baskı altına alan kıskacının kısmen gevşemesinden sonra tüm bu güçler -bazen spesifik bir konuda bazen ise anayasanın tümü üzerinde- öneriler ortaya koyarak, raporlar yazarak ve taslaklar hazırlayarak toplumsal gelişimin önünü tıkayan mevcut anayasanın değiştirilmesi için büyük bir çaba sarf ettiler.
82 Anayasası değişmek zorunda
Bu çabalar iki önemli sonuç üretti: İlk olarak, toplumda 82 Anayasası ile yol alınamayacağına dair bir fikir yerleşti. Bugün artık toplumun çok büyük bir kesimi darbe anayasasına kaynaklık eden zihniyetin zamanın ruhuna uygun düşmediğini, toplumsal grupların farklı taleplerine bu anayasayla çağdaş bir cevap üretilemeyeceğini düşünüyor ve bundan ötürü yeni bir anayasa talep ediyor. Nitekim son dönemlerde yapılan bütün kamuoyu yoklamaları toplumdaki anayasa isteğinin % 70’lerin üzerinde olduğunu teyit ediyor. Dolayısıyla denilebilir ki, öteden beri yapılan anayasa çalışmaları hem mevcut anayasaya karşı muhalefet bilincini yükseltti, hem de yeni anayasa talebinin kökleşmesini sağladı.
İkinci olarak, hayat tarzları, siyasal tasavvurları, menfaatleri ve beklentileri birbirinden farklı olan çok sayıda grubun anayasal sorunlara çözüm arayışına girmesiyle Türkiye’de geniş bir anayasa külliyatı oluştu. Uzun bir süredir devam eden çalışmalara dâhil olan her bir grup kendi anayasa perspektifini ortaya koydu, anayasal problemlere dair çözümler üretti, taleplerini kamusal ajandaya soktu. Şüphesiz bu taleplerin ve önerilerin örtüşen ve ayrışan yönleri vardı ama kamusal tartışmaya açılan her talep ve öneri süreci zenginleştirdi ve anayasa konusunda değerli bir külliyatın oluşmasına katkıda bulundu. Ancak bugüne kadar bu külliyat dağınık bir haldeydi. Çok fazla sayıdaki taslak, rapor ve çalışmayı bir araya getiren ve bunların karşılıklı olarak değerlendirilmesine olanak tanıyan bir kaynak yoktu. Bu, anayasa konusunda çalışan araştırmacıların işlerini zorlaştıran bir eksiklikti.
Siyaset, Ekonomi ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı (SETA), tam da bu eksikliği giderecek değerli bir kitap yayınladı. Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem ve Yunus Heper tarafından kaleme alınan bu kitap, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları ve Anayasa Önerileri” adını taşıyor. Bugüne kadar farklı kesimlerin ve siyasi partilerin hazırladığı anayasa önerilerini derli toplu bir şekilde araştırmacılara ve okuyuculara sunan bu kitap hakkında üç noktaya değinmek gerekir:
Anayasa hafızamız
I. 12 Haziran 2011 genel seçimlerine kadar kamuya açıklanmış bütün anayasa çalışmalarına yer veren kitap, 82 Anayasası’nın madde sıralamasını esas alınıyor. Önce 82 Anayasası’ndaki maddelere paralel olarak Cumhuriyet dönemi anayasalarındaki maddeler, arkasından ise 82 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden sonra siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve meslek kuruluşlarınca hazırlanan yeni anayasa veya anayasa değişikliği önerilerindeki maddeler konularına göre tasnif ediliyor ve aynı metin içerisinde sıralanıyor. Kitabın bu şekilde madde karşılaştırmalı olarak yazılması, farklı çevrelerin hangi konular üzerinde uzlaşıp hangi konularda ayrı düştüklerinin net bir şekilde tespit edilmesine imkân sağlıyor.
II. Türkiye’nin anayasal hafızasını açığa çıkaran kitap, anayasaya ilişkin önerilerin zaman içinde nasıl bir seyir izlediğinin görülmesini sağlıyor. Bunun başlıca iki yararı var: Biri, genel olarak değerlendirildiğinde, Türkiye’de anayasa önerilerinin giderek daha fazla demokratik bir içerik kazandığının ve farklı hak kategorilerini kapsar hale geldiğinin tespit edilebilmesidir. Bilhassa yeni tarihli anayasa çalışmaları, bundan 20-25 yıl önce akla gelmeyen veya dile getirilemeyen ama günümüzün toplumunda bir karşılığı bulunan (cinsel yönelim, vicdani ret gibi, anadilde eğitim, kültürel haklar, vb. gibi) bazı talepleri içeriyor. Bu taleplerin tartışma sürecine girmesi, ise, hem demokratik müzakereye konu olan taleplerin sayısını artırıyor, hem de uygulayıcılar ve teorisyenler de bir farkındalık yaratıyor.
Yeni yerel yönetim modeli
Anayasal taleplerin/önerilerin değişim çizgisini izlemenin bir diğer faydası ise, aynı örgütün veya siyasal geleneğin aynı konuda farklı dönemlerde görüşlerinin farklılaştığını görülür kılmasıdır. Misal, Türkiye Barolar Birliği (TBB) yerel yönetimler konusunda 2001 ve 2007’de farklı noktalarda duruyor. 2001 önerisinde (m. 135) TBB, radikal bir yerelleşmeyi savunuyor ve “bölge yönetimleri” kurulmasını öneriyor. TBB, söz konusu maddenin gerekçesinde Türkiye’nin 20-25 bölgeye ayrıldığı yeni bir yerel yönetimler sisteminin kurulmasının birçok açıdan yararlı ve hatta gerekli olduğunu belirtiyor. Zira TBB, siyasal ve yönetsel karar düzeneğinin yaygınlaşmasının, idari yapının büyük ölçüde demokratikleşmesinin ve saydamlaşmasının yolunun ancak bölge yönetimleriyle mümkün olabileceğini düşünüyor. Ne var ki 2007’ye gelindiğinde -siyasi alandaki güç dengelerinin değişmesinden olsa gerek- TBB, bu yerelleşme taraftarı düşüncesinden geri adım atıyor. TBB 2001’de “Avrupa Birliği ülkelerinin ortak modeli” saydığı bölge yönetimi önerisine 2007 taslağında yer vermiyor ve yerel yönetimlerde klasik merkeziyetçi çizgiye dönüyor. (s.329-331)
Talepler giderek arttı
Bugün BDP’de temsil edilen siyasal geleneğin eğitime ilişkin taleplerine bakıldığında, burada da bir farklılaşma dikkat çekiyor. 1993’te HEP, Türkçe dışındaki dillerde eğitim verilmesi yasağının anayasadan çıkması ile yetiniyor. Fakat demokratik tartışma alanının genişlemesiyle irtibatlı olarak 2010’de BDP, bu talebi daha üst bir noktaya çekiyor ve anadilde eğitim hakkının anayasal güvence altına alınması talep ediyor. (s.145-248) Aynı yapıların taleplerinin değişimini takip etmek -bazı talepler daha demokratik bir içerik kazanırken bazı taleplerin ise statükoyu savunur pozisyona düşmelerini görmek- çok öğretici oluyor.
III. 1982 Anayasası, toplumun dinamik yapısıyla örtüşmediği ve toplumsal beklentileri karşılayamadığı için erkenden tartışılmaya ve ona karşı alternatifler üretilmeye başlandı. Bu yapılırken de, hem anayasacılık geleneği yeniden irdelendi, hem anayasacılıktaki yeni eğilimlere dikkat çekildi ve hem de dünya ülkelerinin anayasaları ayrıntılı bir şekilde incelendi. Bu çalışmalar sayesinde, anayasa hakkında Türkiye’de geniş bir bilgi birikimi meydana geldi. Geniş hacmiyle bu kitap bize, Türkiye’nin demokratik ve çağın değerlerini içeren yeni bir anayasa yapma konusunda bir bilgi sorununun bulunmadığını gösteriyor. Sorun, siyasal irade sorunudur. Bu noktada asıl sorumluluk siyasi aktörlerindir. Türkiye’de toplum eline geçen her fırsatı demokratik bir anayasa talebini yükseltmek için kullandı. Siyasetçilere de düşen, uzlaşma kültürü içinde siyasi bir irade ortaya koyup toplumdan yükselen bu talebe kulak vermektir.
Star, 16.01.2012