Yeni Türkiye üzerine düşen leke
|| Sayfayı Paylaş || Sayfayı Yazdır || PDF'e Çevir ||
Mustafa Akyol

Yayın Tarihi : 16/01/2012

Amerika’nın itibarlı dış politika dergilerinden Foreign Policy, Türkiye’nin “hapisteki gazeteciler” meselesine dair uzun bir haber-analiz yayınladı. Yazıdaki şu paragraf özellikle dikkat çekiciydi:

“Denebilir ki, bu kitlevi tutuklamalar, Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı en kötü hakla ilişkiler çalışması oldu. Özellikle Ahmet Şık davası, aksi halde son derece başarılı geçmiş sayılacak olan bir on yıla kara bir leke düşürdü.”

Yani, dikkat edin, Türkiye’nin “son derece başarılı bir on yıl” geçirdiğini teslim edenlerden geliyordu bu eleştiri. “İslamcılar Türkiye’yi karanlığa götürüyor” zırvasını pompalayan ideologlardan değil.

Dış basını takip edenler farkındadır: Böylesi “otoriterleşme” eleştirileri son bir yılda çok arttı. “Türkiye’de kitap yazarak ‘terörist’ olmak” diye alay etmeyen İngilizce yayın neredeyse kalmadı. Ve bu durum demokratikleşme sürecimize gerçekten de “leke” düşürdü.

Peki niçin? Ve ne yapmak lazım?

Niçin böyle?

Eğer ilk soruya “bizi çekemeyen dış güçler iftira atıyor” cevabını verir, yani Kemalistlerin on yıllardır kullandığı “dış mihrak” edebiyatına sığınırsak, ancak kendimizi kandırırız.

Doğru cevap bence şu: Türkiye’nin devlet mekanizması, onca reforma rağmen, hala otoriter reflekslerini koruyor. Başta “Terörle Mücadele Kanunu” olmak üzere yasalarda hala “fikir suçu” üreten hükümler var. Dahası, Ali Bayramoğlu’nun yerinde ifadesiyle, “emniyet-adliye dokusu ve işleyişi” geleneksel hoyratlıklarını sürdürüyor: Devlet çıkarını birey hakkının üstünde tutmak, her “önemli” davada tutuklama tedbirine başvurmak gibi.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyoneri Thomas Hammarberg’in “Türkiye’de Adalet Yönetimi ve İnsan Haklarının Korunması” başlıklı raporu bu açıdan çok önemli bir metin. Hammarberg, AK Parti döneminde pek çok müspet reform yapıldığını teslim ediyor, ama bunların adli alanda istenen sonuçlara varamadığını örnekleriyle gösteriyor.

Bunlar, çıplak gözle görülebilen sorunlar. Benim asıl merak ettiğim ise, bazı muhafazakar çevrelerin niçin bu sorunu düzeltmeye çalışmak yerine tam aksini yapması; “daha fazla dava, daha fazla tutukluluk!” diye bastırması.

Ne yapmak lazım?

Nihal Bengisu Karaca, bazı muhafazakarların bu şahin tavrını, “kökünü kazımazsan geri gelirler korkusu”na bağlamış. Yani darbenin, vesayetin, Ergenekon’un geri gelmesi endişesine...

Bence de temel motivasyon bu. (Komplo teorisi tutkunları ve yeni devrin ucuz kahramanları tarafından da sürekli canlı tutuluyor.)

Ama bu motivasyon, iki büyük yanlışa kapı açıyor.

Birincisi, “geri gelmesinler” hedefi için hukuku araçsallaştırmak. Hukuku, “bölücüler”e veya “irtica”ya karşı araçsallaştırmaktan fazla farkı yok bunun.

İkinci yanlış ise, özünde siyasi bir süreç olan “demokratikleşme”yi, polis ve savcı marifetiyle başarmayı ummak. (“Siyasi çözüm” gerektiren Kürt sorununu sadece “güvenlik tedbirleri” ile çözmeye kalkmak gibi.)

Demek istediğim şu: Türkiye’deki vesayet rejimi, sadece “devlet içindeki bir suç şebekesi” meselesi değildi. Aksine belirli bir ideolojiye ve ona inanan milyonlarca insana yaslanan bir siyasi modeldi.

Bu rejim adına işlenen suçlar sorgulanmalıdır elbette. Ama asıl mesele, eski otoriter rejimin kadrosunun ve tabanının yeni demokratik sisteme dahil edilmesidir. Onlara “ayrıcalıklarının” bittiğini ama “haklarının” korunacağını göstermek ve eşitlik zemininde “uzlaşı” sağlamaktır.

Yoksa siyasi sistem, hep bir kesim kazanırken diğer kesimin kaybettiği bir “sıfır-toplam oyunu”na döner. Ve birilerinin “geri gelmesi” ihtimali asıl o zaman belirir.

 

Star, 16.01.2012

Yazara ait tüm yazılar
Sonuçlar: 1 - 10 , Toplam kayıt: 216, Sayfa:
1
Web Tasarım