
Dilin masum olmadığı, toplumsal iktidar ilişkilerini yansıttığı söylenir. Dillerin bütünüyle veya ağırlıklı olarak iktidar ilişkilerinin aynası fonksiyonunu gördüğü fikri bana epeyce abartılı görünmekle beraber, bazı kelimelerin iktidar ilişkilerini ve bununla iç içe geçmiş düşünce ve zihniyet haritalarını açığa vurduğu kanaatindeyim.
Misyonerlik ve terör kelimelerini bu sözcükler arasında özellikle saymak gerekir. Misyonerlik kavramını sık sık ve iştahla kullanan birçok kimsenin din ve ifade özgürlüğüne inanmadığı küçük bir Sokratik sorgulamayla hemen ortaya çıkar. Terör kelimesiyse bilhassa ABD ve İsrail gibi devletlerin resmî/ideolojik/psikolojik savaş söyleminde ve bu devletlere paralel düşünen kimselerin dilinde hoşlanılmayan her görüş ve oluşumu damgalamak ve peşinen mahkûm etmek için kullanılmakta. Tabii, Türkiye'de de bu bir ölçüde geçerli...
Bu tür kelimelerden biri, son zamanlarda çok sık karşımıza çıkartılan "kaçakçılık". Uludere katliamı münasebetiyle yapılan tartışmalarda bazı kimseler, öldürülen vatandaşlarımızın kim olduğunu ve nerede bulunduğunu anlatmak, daha doğrusu maruz bırakıldıkları muameleyi haklılaştırmak için onların "kaçakçı" olduğunu her fırsatta vurguluyor. Böylece maktulleri "sıradan" insanlardan farklılaştırmış oluyor. Bu adlandırma, işaret etmek istediğim şeye, yani kimi kelimelerin iktidar ilişkilerini ve otoriteryen zihniyetleri yansıtmasına iyi bir örnek ve delil teşkil ediyor.
Ağızlardan rahatça çıkan, satırlara kolayca dökülen "kaçakçı" ve "kaçakçılık" kelimeleri, her şeyden önce ve en temelde, devlet merkezli, devleti bireye ve topluma önceleyen bir felsefi bakışı yansıtıyor. Çünkü, "kaçakçılık" kavramı ve fiili bireysel faaliyetlerin ve toplumların değil, devletlerin tercihlerinin ve kararlarının ürünü. Devlet tarafından vergilendirilmemiş ve kayıt altına alınmamış sınır aşan ekonomik işlemlere işaret ediyor. Ancak, bu devlet mahsulü kavram insanlar tarafından öylesine çok benimsenmiş durumda ve o kadar yaygın biçimde kullanılıyor ki birçok kimse bu kelimeleri istihdam etmekle hangi siyasi felsefenin savunuculuğunu veya takipçiliğini yaptığını fark edemiyor. Başka bir deyişle, kavramın günlük lisanda sıradanlaştırılması, onun ideolojik çağrışımlarının üstünü örtüyor. Böylece, insanlar "tarafsız" ve değerlerden uzak bir kavram kullandığını zannediyor, ama aslında tam tersi oluyor.
"Kaçakçılık" kavramı hangi fikir ve kavrayışları yansıtıyor? Her şeyden önce, bu kelimenin işaret ettiği fiili işlemek, bireyi devletin ve devletçi felsefeyi içselleştiren kimselerin nazarında otomatikman kriminal biri, yani bir suçlu haline getiriyor. Bir kaçakçı, tanım gereği suçludur. Öyle olduğunun ispatı için bir muhakeme sürecine gerek duyulmaz. Ancak, bu "suç", gerçek bir suç, yani toplumsal varoluşun yarattığı bir suç değildir; siyasi tercihlerin ürünü olan bir suçtur. Devletler siyasî sınırlar çizerek onlara ekonomik bir boyut da kazandırdığı ve bireyleri zararsız, gönüllü, özgür beşerî faaliyetlerinin bazılarından men ettiği veya onların yapılmasını kendi iznine bağladığı için ortaya çıkmıştır. İyi ama, devletler hangi hakla bunu yapmaktadır? Devletlerin bu yetkisinin sorgulanması gerekmez mi? Devletçi bir zihniyete sahipseniz bu soruya cevabınızın "hayır" olması beklenir; zira toplumsal hayatın dinamiği, kurucusu, vasisi, efendisi olarak devleti görürsünüz. Oysa, "kaçakçılık" adı verilen şey, doğal bir iktisadi olaydır. Malların, çok olduğu yerden az olduğu yere, ucuz olduğu yerden pahalı olduğu yere akmasıdır. Bu olgu dünya kurulalı beri vardır, dünya durdukça da var olacaktır. Buna ticaret denir ve ticaret devletler tarafından var edilmemiştir. Ticaret en yüksek ve en önemli insani faaliyetlerdendir; onun aracılığıyla insanlar hiç tanımadıkları, bilmedikleri insan kardeşlerinin ihtiyaçlarını karşılarlar; yaralarına merhem, dertlerine çare olurlar.
Devletler ticarete iki sebeple el atar: Vergi toplamak ve siyasi egemenliklerini pekiştirmek. Bu yüzden gümrük idareleri kurarlar, ticareti devlet iznine bağlarlar, malların ve işgücünün serbestçe akışını engellerler. Ancak, devletin yasal mevzuatı ticaretin meşruiyetinin kaynağı olamaz. Ticaret insanlar onu meşru gördüğü için meşrudur ve devletler ortadan kalksa da var ve meşru olmaya devam edecektir. Şimdi, TC bir kanun çıkartsa ve ticareti yasaklasa, insanlar ticaret yapmayacak mı? En totaliter sistemlerde dahi ticaret yaşamadı mı? Ticareti öldürmek nerdeyse insani hayatı öldürmektir. Ticaretin vergilendirilmesi devlet hazinesine bir kaynak aktarımı sağlamak için kullanılıyorsa, bu, ticaretin meşruluğunun vergilemeye dayandığını da göstermez. Dolayısıyla vergileme ve lisanslamada hiç olmazsa insaflı davranmak gerekir.
Uludere'de katledilen Kürt vatandaşlarımızın kimliğine her fırsatta "kaçakçı" sıfatını ekleyenler çok farkında olmayabilir, ama bir anlamda "kaçakçılık" her insanın ruhunda, tabiatında var. Herkes mümkün olduğu kadar az vergi ve bürokrasi ile muhatap olarak işini yapmak ister. Vergiler ve mevzuat ağırlaştıkça buna duyulan ilgi ve ihtiyaç artar. Yurtdışına çıkanlar daha ucuz (yani vergisi ödenmemiş) elektronik cihazlar (iPad, bilgisayar vs.) getirmeye çalışmıyor mu? Vergisiz araba edinmek için pek çok kişi mümkün her yolu denemiyor mu? Dahası var, devletin kendisi de bu anlamda "kaçakçı". Devlet kendisinin ithal ettiği araçları gümrük vergilerinden muaf tutmuyor mu? Kamu kurumlarına ve kamu görevlilerine yurtdışından mal getirmede sıradan vatandaşlara tanınmayan avantajlar sağlamıyor mu?
Uludere katliamında öldürülen masum insanlarla ilişkili olarak kullanılan "kaçakçı" adlandırmasının daha vahim bir boyutu da var. Bu boyut, vatandaşların yaptıkları iş etnik kimlikleriyle birleştirilince ortaya çıkıyor. Biri "kaçakçı" olmaya ilaveten bir de Kürt ise yandı. Artık onun "kaçakçı"lığı neredeyse hayat hakkını sorgusuz sualsiz ortadan kaldırmanın, yok saymanın gerekçesi olarak kullanılabilir. Nitekim kullanılıyor da. En azından onun öldürülmesi suçunu hafifletme nedeni olarak gösterilebilir. Nitekim insanlıktan nasiplenmemiş yılmaz faşist köşe yazarları tarafından gösteriliyor da. Ve bunlar yapıldığında masumiyet karinesi, suçun şahsiliği, kanunsuz suç ve ceza olmaması, cezaların orantılılığı, adil yargılanma hakkı gibi temel uygarlık ilkeleri tümden ıskartaya çıkarılıyor.
Lütfen biraz dikkat, biraz insaniyet!
Zaman, 13.01.2012