Eğitimde finansman sorunu
|| Sayfayı Paylaş || Sayfayı Yazdır || PDF'e Çevir ||
Ufuk Coşkun

Yayın Tarihi : 04/01/2012

 

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu'nun 1 Kasım 2010-1 Mayıs 2011 tarihleri arasında yaptığı literatür çalışması ve İstanbul'un ilköğretim okullarını kapsayan saha çalışmasıyla da desteklenen, "Devlet İlköğretim Okullarında Ücretsiz Öğle Yemeği Sağlamak Mümkün mü?" başlıklı raporu, yerleşik finansman yönteminin ürettiği sorunlar hakkında bize bazı ipuçları vermektedir.

Raporda; "Okul yemeğine duyulan ihtiyacı ve projenin Türkiye'de ne şekilde uygulanabileceğini tanımlamaya çalışırken bazı devlet ilköğretim okullarının had safhada maruz kaldığı finansmana dayalı zorlukları da anlamamız ve okul yemeği projesinin hayata geçmesinde bu durumu hesaba katmamız gerektiği ortaya çıktı." denilmektedir. Ayrıca raporda PISA'nın (OECD'nin 2000 yılından bu yana 70 ülkede yaptırdığı eğitimde kalite araştırması) 2009 verilerinden de yola çıkılarak; "Aynı sosyoekonomik koşullara sahip aileden gelen iki çocuğu iki ayrı okula yerleştirdiğinizde. Daha iyi şartlara sahip okuldaki çocuk daha başarılı olurken daha kötü şartlara sahip okuldaki çocuk PISA değerlendirmelerinde diğer çocuğa göre daha başarısız oluyor." tespiti yapılmıştır.

Eğitimin yüksek maliyet gerektirdiği bilinen bir gerçektir. Yaygın kanaatin aksine, bedava olmayıp bütünüyle vergi mükellefleri tarafından finanse edilen bir hizmet türüdür. Üstelik devlet genel bütçeden (vergi mükelleflerinden) eğitimin finansmanını temin yoluna giderken bunu vatandaşların gelir düzeylerini dikkate almadan yapmaktadır. Ailelerin gerek gelir düzeyleri ve gerekse çocuklarının okulda olup olmadığı dikkate alınmadan temin edilen bu tür bir finansman yönteminin, bakıldığında eğitim kurumlarında eşitliği ve adaleti sağladığına dair tezleri geçersiz kıldığını görmekteyiz.

Diğer taraftan mevcut yerleşik finansman yöntemiyle eğitimin sorunları da bir türlü giderilememektedir. Bir kere merkezî bir planlama yapıldığı için okulların ihtiyaçları tam manasıyla gözetilememektedir. Her yıl genel bütçeden ayrılan yüklü miktarda kaynaklara rağmen kalabalık sınıflı derslikler, okulların temizlik sorunları, hizmetli ve güvenlik personeli sıkıntısı, öğretmen yetersizliği vs. gibi bir yığın sorun gittikçe daha çözülmez bir hal almaktadır. Üstelik velilerin önüne tercih imkânı sunmayan tamamen kamu otoritesinin isteği doğrultusunda şekil bulmuş standart bir müfredat konulmaktadır. Eser Karakaş'ın ifadesiyle, "Devlet bu sektörün üretimine büyük ölçüde nitelikli beşerî sermaye üretimi ve büyüme gözlüğüyle değil de, modası çoktan geçmiş, eprimiş bir ideolojinin nesillerarası aktarımı olarak baktığından ortalama üretim kalitesi çok aşağılarda sürünüyor, bu kötü mala da hakiki bir talep oluşmuyor." (Star, 14.8.2011)

GELİR SEVİYESİNİN EĞİTİM SEVİYESİNE YANSIMASI

Türkiye'de eğitimin ücretsiz sunulması konusu yıllardır tartışılır. Bir kesim eğitimin devlet tarafından parasız sağlandığı durumda, içinin doldurulması gerektiğini savunuyor. Bu görüşe göre devlet, bedava kitap dağıtımından öğrencilerin yemek, servis ve kırtasiye giderlerine, bunun yanı sıra okullara hizmetli, güvenlik ve sağlık memuruna varana kadar karşılamalıdır. Diğer kesim ise kaynak yetersizliğini de dikkate alarak meseleye daha gerçekçi yaklaşır. Çünkü bakıldığında her yıl 1,5-2 milyon çocuğun sisteme katıldığı, on beş milyon çocuğun sistemde tutulduğu, öğretmeni ve diğer çalışanlarıyla birlikte bu devasa yapıyı dar bütçesiyle devletin tek başına kaldıramadığı görülmektedir. Ne var ki Türkiye'de, "Eğitim ticaret konusu edilmemeli" denilerek eğitimin iktisadi boyutu sürekli göz ardı edilmektedir. Oysa artık bugün eğitimin iktisadi boyutu ele alınmadan ne her gün giderek artan sorunlara ne de PISA verilerinde sergilenen kalite düşüşlerine bir çare bulunabilir.

Devletin eğitimin finansmanından müfredatına varıncaya kadar tüm unsurlarında aktif rol oynamasını bir kesim, bedava eğitimin daha çok yoksullar yararına dönük bir hizmet türü olduğu gerekçesiyle desteklemektedir. Oysa Türkiye'de velilerin çocuklarının eğitimini önemsedikleri ve bu konuda ciddi paralar harcadıkları bir gerçektir. Aslında devlet okulları tamamen parasız olmadığı gibi ebeveynler çocuklarının istikbali için devlet okullarının yanı sıra özel kurslar aldırmak durumunda kalıyorlar ve dershanelere de yüklü miktarda para ödüyorlar. İlginç olan; bugün çocuklarının geleceği için eğitim satın alan ailelerin büyük bir kısmının dar gelirli ailelerden oluşmasıdır. Çocuklarına yıllık milyarlarca para ödeyip kolejlere gönderemeyen aileler dershanelerden eğitim satın alarak çocuklarına yatırım yapmaktadırlar. Buna mecburlar çünkü arzın artan talebi karşılayacak düzeyde olmaması, Türkiye'de özellikle yükseköğretim giriş sınavlarını önemli hale getirmektedir. Dolayısıyla dershanelere de yoğun bir talep olmaktadır.

Ne var ki bu hizmetlerden de çoğunlukla parası olanlar yararlanabilmektedir. Özellikle eğitim sisteminin ilerleyen seviyelerinde, düşük gelirli öğrenciler yarıştan kopmaktadırlar. Bu yüzden özellikle de iyi üniversitelerde okumak nispeten daha yüksek gelirli ailelerin çocuklarına ait bir ayrıcalığa dönüşmektedir. Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden biri olan ODTÜ İktisat bölümü öğrencileri arasında yapılan bir ankette; "Öğrencilerin yüzde 50'den fazlasının orta ve orta-üstü gelire sahip ailelerden geldiği, yüzde 67'sinin ailesine ait bir evi, yüzde 64'ünün ailesine ait bir arabası olduğu tespit edilmiştir. Öğrencilerin yüzde 94'ü ise üniversite sınavı öncesi dershaneye gitmiştir. Hatta yüzde 83'ü iki veya daha fazla dönem dershaneye devam etmişlerdir." (Fikret Şenses, ODTÜ Gelişim Dergisi, 2005) Yapılan benzer araştırmalara göre devlet okullarından dershaneye gitmeden üniversiteye gelenlerin sayısı yok denecek kadar azdır.

SETA (Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı), mart ayında "Özel Dershaneler: Gölge Eğitim Sistemiyle Yüzleşmek" başlıklı raporunda özel dershanelere duyulan talebin önemli bir nedeninin mevcut eğitim sisteminin aksaklıklarından kaynaklandığını ifade etmektedir. Okulların gerek donanım eksiklikleri gerek öğretmen yetersizliği ve gerekse müfredatın sınavda çıkan sorulara dayalı işlenemiyor olmasından ötürü öğrenci ve aileler, eğitim sistemindeki bu türden aksaklıkları telafi etmek için böyle bir yol izlemektedir deniliyor.

Eğitim alanında arzın talebi karşılamadığı ülkemizde her defasında devlet daha çok pay ayırsın demek ne yazık ki sorunları çözmemektedir. Bu bakımdan yapılacak birkaç yasal düzenlemeyle eğitim de -sağlık sektöründe olduğu gibi- piyasa şartlarında işlerlik kazanabilir. Bu durum maliyeti düşüreceği gibi kaliteyi de yükseltecektir. Diğer taraftan ülkemizde farklı kesimlerin gerek finansmanlarını gerekse eğitim modellerini kendileri belirlemeleri kaydıyla eğitim kurumları açmalarının önündeki yasal engeller kaldırılarak eğitimin ülke çapında rekabet ortamına açılması sağlanabilir. Oluşacak olan bu "serbest eğitim piyasasında" çok farklı ve cazip finansman kaynakları da insanların tercihine sunulabilir.

Yoksul ailelerin eğitim satın alabilmesi için devlet bu aileler için özel finans/kredi imkânları tanıyabilir. Örneğin ABD'de "Voucher Sistemi" denilen her öğrenciye belirli bir miktar sadece eğitimde kullanması şartıyla verilen bir çek/kredi sistemi var. Farklı olarak yerel yönetimlerin ve sivil toplum örgütlerinin aktif katılımıyla bölgesel para havuzları oluşturulabilir. Dahası dar gelirli ailelerin çocuklarını devlet kendisi sübvanse eder. Ailelerin eğitim satın alabilmelerini kolaylaştıran Friedman'ın "eğitim kuponu" yöntemi de farklı finansman seçenekleri arasında düşünülebilir. Aynı zamanda gelire bağlı olarak da değişen bu kupon sisteminde düşük gelirlilere yüksek değerde kupon verilir. "Friedman'ın yönteminde, devlet her aileye bir öğrencinin yıllık ortalama eğitim masrafına eşit değerde bir kupon veriyor. Aileler bu kuponları tercih ettikleri okullara götürüyorlar. Okullar da bu kuponların bedelini devletten tahsil ediyor. Devletin verdiği kuponun değeri ile okulun ücreti arasında bir fark varsa bu farkı da aile ödüyor. Bu uygulamayla finansmanla hizmetin tedariki fonksiyonları birbirinden ayrılmış oluyor. Devlet fon sağlamaya devam ederken, hizmet ailelerin çocuklarını kaydettirmek istedikleri okullarca sağlanıyor." (Gülay Göktürk, Bugün,17.08.2011)

Neticede sorunumuz yerleşik finansman yönteminin dertlere derman olmamasıdır. Demokratik dünyada artık bakanlıklar öğretmen atamalarına bile karışmıyor sadece eğitimi genel olarak denetliyorlar, daha çok burs ve para kaynakları bulmak için kafa yoruyorlar. Türkiye'de ise bu işe kafa yoran büyük bir çoğunluk, eğitimin hâlâ devlet kontrolünde yapılması gerektiğini savunuyor. Oysa eğitim tüm unsurlarıyla üzerinde çalışılmayı hak ediyor.

 

 

Zaman, 04.01.2012

Yazara ait tüm yazılar
Sonuçlar: 1 - 10 , Toplam kayıt: 44, Sayfa:
1
Web Tasarım