
Biliyorsunuz 2011'in son haftasını tamamlamak üzereyiz. Pazar günü yeni bir yıla girmiş olacağız.
Yetişkin ömrü okumak, araştırmak, düşünmek, yazmak ve ders anlatmakla geçmiş ve varsa ileride yaşayacağı yılların da aynı olmasını isteyen bir akademisyen olarak, bütün okuyucularıma birer kitap hediye edebilmeyi çok isterdim. Mali durum maalesef buna elvermiyor. Önceki yıllarda günlük hayatta yakınımda bulunan 8-10 kişiye The Economist'in özel yılbaşı sayısını hediye ederdim. Bu yıl bunu da yapamadım, çünkü fiyatı 18 TL'ye tırmandı. Ancak, can çıkmayınca huy çıkmaz sözünü doğrularcasına, ben dostlarıma dergi ve kitap hediye edecek olsam neleri hediye ederdim düşüncesiyle bazı yazı ve kitap bilgilerini sizlerle paylaşmak istiyorum. Umarım anlayışla ve ilgiyle karşılarsınız.
The Economist'in hâlâ piyasada olan yılbaşı özel çifte sayısı her yıl olduğu gibi bu yıl da son derece yararlı ve emek mahsulü incelemelerle dolu. Birkaç tanesine özellikle işaret etmek arzusundayım. İlginç bir yazı. Mısır'daki kansız devrimde adeta Tahrir Meydanı'nın minyatürü gibi bir yerin işgali, "Cafe Riche" hakkında. Kafeler hoş yerler. Özellikle entelektüel bir havası varsa. Her ülkede bu tür mekânlar bulunur. Kahire'deki yazıya konu edilen kafe de kendi türünün en ilginç örneklerinden. Aydınlar ve meraklılar burada bir araya geliyor ve hem genel insanlık sorunları hem de ülkenin sorunları üzerinde fikir alışverişinde bulunuyor. Başka bir deyişle, Cafe Riche, Tahrir'in arkasında yatan güçlerden. Bir başkası, Çin'in niçin futbolda başarısız olduğu hakkında. Gerçekten, ekonomide "mucizeler yaratan" Çin'in futbolda niye esamesi okunmuyor? Cevap için yazıya müracaat edin. Son olarak, biz insanlar yaşadığımız çağda her şeyin veya birçok şeyin "yeni", hatta "yepyeni" olduğunu düşünmeye meylederiz. Şimdilerde "sosyal medya" adı verilen olgu böyle bir muameleye tabi tutuluyor. Ancak, dergideki bir yazıdan öğreniyoruz ki, ("How Martin Luther Went Viral") sosyal medya yeni değil. Hıristiyan reformasyonu sürecinde önemli rol oynadı ve Martin Luther, davasını duyurma ve savunmada sosyal medyayı etkili şekilde kullandı.
Sıra kitaplarda. Birçoğunuzun "kitap kurdu" olduğunu sanıyorum. Dolayısıyla, zikredeceğim kitapların tümünden veya bazılarından haberdarsanız, kusura bakmayın. Öyle kitaplar vardır ki, başucunda tutulmaları ve dört-beş yılda bir tekrar okunmaları gerekir. John Stuart Mill'in Hürriyet Üstüne'si bunlardandır. Mill bu ölümsüz eserinde bireyin karakterinin gelişip olgunlaşmasında ve toplumun ilerlemesinde özgürlüğün rolünü açıklar. Kitap ayrıca ifade özgürlüğünün savunulması açısından da bir klasiktir. Mill mealen der ki, "dünyadaki herkes aynı fikirde olsa, bir tek kişi farklı fikri savunsa, o tek kişinin diğer insanları zorla kendi fikrine inandırtması nasıl bir haydutluksa, tersi de aynı şekilde haydutluktur". Mill'in eserinin 20. yüzyıldaki devamı Friedrich von Hayek'in "Kölelik Yolu"dur. Mill ahlâkî temelli ve biraz faydacı bir özgürlük savunusu yaparken Hayek siyasî, hukukî, ekonomik sistem meselesi olarak özgürlüğü ele alır. Bu kitap ilk olarak 1944'te yayımlanmış ve çağ açan kitaplardan olmuştu. Şu sıralar ABD'de yine en çok satanlar arasında.
İçinde yaşadığımız coğrafya, dar görüşlülüğün ve tahammülsüzlüğün yaygın ve baskın olduğu bir bölge. Bu yüzden, siyasî yelpazenin birçok noktasında bağnaz tutumlarla karşılaşmak sürpriz olmuyor. Bağnazlık kültürü münazara ve münakaşayı engelleyici davranış kodlarını besliyor. Bunun maliyeti ise akıl yürütme ve mantıklı düşünmenin gelişmemesi ve yaygınlaşmaması oluyor. Zira, bu kültürde, bilgi ve muhakemeye başvurma yerine ezberlere ve sloganlara sığınma tercih ediliyor. Oysa, insan zekâsı uyumun değil ihtilafların çok olduğu yerde gelişir. Bizler çok inandığımız doğruların herkes için aynı derecede ve hemen benimsenmesi gereken doğrular olduğunu sanabiliriz. Ama başka perspektiflerden bakanlara konumumuz komik görünebilir. Bağnaz tavrın sistematik bütünü kesin inançlı ve otoriter kişilikler ortaya çıkartır. Bilim ve fikir dünyasında bu otoriter kişilik üzerinde yapılmış önemli çalışmalar var. En başta sayılması gereken Milton Rokeach'ın "The Open and Closed Mind"ıdır (Açık ve Kapalı Zihin). Bu eser Adorno'nun "Otoriteryen Kişilik" adlı çalışmasından daha önemlidir, çünkü Adorno yalnızca "sağ" otoriteryenizm üzerinde dururken Rokeach hem sağ hem sol otoriteryenizmi incelemiştir. Ayrıca Rokeach'ın eserinin ampirik temelleri de daha güçlüdür.
Aynı çizgide bir diğer önemli eser, Eric Hoffer'in Kesin İnançlılar'ıdır. Hoffer bu küçük kitabında bütün fanatizmlerin nasıl aynı kapıya çıktığını etkileyici bir dille anlatır. Verdiği bir örnek çok ilginçtir. Radikal grupların hızla yükseldiği 1920'ler Almanya'sında gençler "Nazi mi olalım yoksa enternasyonalist sosyalist mi olalım?" sorusuna bazen yazı tura atarak cevap verirlerdi. Zira, onlar için ikisi arasında önemli bir fark yoktu. Aynı düşünce ve mantık kalıbı ve aynı otoriteryenizm söz konusuydu. Son olarak daha yeni bir kitaptan bahsetmeliyim. Judy J. Johnson'ın "What Is So Wrong With Being Absolutely Right: The Dangerous Nature of Dogmatic Beliefs" (Mutlak Haklı Olmanın Yanlışları: Dogmatik İnançların Tehlikeli Doğası). Malum ifadenin pek güzel işaret ettiği gibi, başlık kitap için konuşuyor veya kitabı konuşturuyor. Bu ilginç eser bağlanılan fikir ve görüşlerin mutlak doğrular olduğunu zannetmenin, onların eleştirilmesine asla tahammül göstermemenin nasıl insanları vahim hatalara sürükleyebileceğini ele alıyor. Bu üç kitabı birlikte okumak zihin açıcı olacak ve varsa okuyucularındaki bağnazlıkları ya tamamen giderecek ya da önemli ölçüde geriletecektir. Yani, bu kitaplar, bir anlamda, bağnazlıkların tedavisinde kullanılabilecek ilaçlardır. O yüzden size de etrafta gördüğünüz bütün bağnazlara onları tavsiye etmenizi hatta paraya kıyıp birer adet hediye etmenizi öneririm.
Bütün okuyucularıma bol okumalı bir 2012 diliyorum.
Zaman, 30.12.2011