
Diyanet İşleri Başkanlığının (DİB) kurulmasında -esas itibariyle- iki gaye vardı: Biri, “din”i devletin denetim altına almak, “devlet kontrolünde/devlete uygun bir din” yaratmaktı. Dinin kitleler nezdinde çok büyük bir değer taşıdığına şüphe yoktu; dini referansların birçok insanın hayatına yön verecek ağırlığa sahip olduğuna da. Böylesine kuvvetli bir olgu olması itibariyle din, devlet politikalarına yönelik eleştirilere kaynaklık edebilir ve muhalifler için bir itici güç haline dönüşebilirdi. Bu nedenle devletin, dini kendi başına bırakması düşünülemezdi. Belirlenmiş umdeler doğrultusunda sosyal, kültürel ve siyasal hayatı bütünüyle tanzim etmeye odaklanmış bir devletin, dinin sınırlarını da kendisinin çizmeye çalışması kaçınılmazdı.
Milli din olur mu?
Nitekim öyle oldu; Cumhuriyet tarihi boyunca devlet, bir taraftan dinin kamusal alandaki görünürlüğünü sıfırlamaya çalışırken, diğere taraftan da resmi ideolojinin kabulleri uyarınca dini yeni yorumlara tabi tuttu. Mesela 1928’de “Dini Islah Beyannamesi” hazırlandı. Fuad Köprülü’ün başkanlık ettiği bir komisyonun ürünü olan bu beyannamede, Türk devriminin “bütün toplumsal kurumları bilimselleştirdiği ve millileştirdiği”nden bahsediliyor, dinin de bir toplumsal kurum olduğu ve dolayısıyla dinin de bilimselleştirilmesi ve millileştirilmesi gerektiği savunuluyordu. Komisyona göre; ibadetin şeklinde, dilinde, niteliğinde ve ideolojisinde kökten değişikliklere gidilmeliydi; yani ibadetin dili Türkçeleştirilmeli, camilere sıralar ve elbiselikler konup temiz ayakkabılarla camilere girilmesi sağlanmalı, ibadetin coşturucu bir şekilde yapılmasını temin maksadıyla camilere müzik aletleri konulmalıydı. Amaç, “dinin çağdaş Türk demokrasisinde muhtaç olduğu hayatiyet ve ilerlemeyi gerçekleştirmek için bilimsel esaslar üzerinde yeniden düzenlenmesi” idi.
Uygun din
“Türk devletine uygun bir dinin yaratılması” DİB’in varlık nedeni ve birincil gayesidir. Bununla bağlantılı ikinci bir gaye ise, dinin, devletin politikalarının hizmetine koşulmasıdır. Devlet herhangi bir konuda bir politik tercihte bulunduğunda DİB bu politik tercihle uyumlu dini argümanları sahaya sürer; devletin politikalarını ve pratiklerini dini kavramlara atıfla meşrulaştırır. Politik gereklilikler çoğu kez dini gerekliliklerden daha fazla önemsenir ve hutbelerde buna göre düzenlenir; devletin/hükümetin o esnada üzerinde durulmasında fayda gördüğü konular neyse hutbelerin içeriği de buna göre belirlenir.
Dr. Nezir Akyeşilmen’in 2007’de yaptığı “Cuma Hutbelerinde İnsan Hakları” başlıklı bir araştırma bu durumu teyit eder. Üç yıl boyunca DİB tarafından tüm il müftülüklerine dağıtılan 150 hutbeyi söylem analizine tabi tutan Akyeşilmen’in ortaya çıkardığı sonuç çarpıcıydı: DİB’in hutbelerinde “vatan, millet, milli, Türk” gibi milli kavram ve semboller 263 kez yer verilirken, “İslam kardeşliği, insan hakları, eşitlik ve özgürlük” gibi İslami ve evrensel kavramlar ise 29 kez kullanılmıştı. Keza bu hutbelerde Allah sevgisi 5 kez, vatan sevgisi ise 6 kez konu edilmişti.
Özetle DİB, hem dini devletin kontrol altına sokması hem de dini devlet için kullanılması bakımından “dini devletleştiren” ideolojik bir aygıttır. Yerine getirdiği bu görev nedeniyle DİB -Genelkurmay Başkanlığı’nın yanında- Cumhuriyet’in en fazla korunmaya mazhar iki kurumundan biridir. Bütün hükümetler –ister militan derecede laik ister mütedeyyin olsun- DİB’i hem muhafaza ettiler, hem de yeri geldiğinde –meşreplerine göre- DİB’i harekete geçirdiler.
Değişen bir şey yok
Bugünlerde de böyle bir durum var. AKP, DİB eliyle doğu ve güneydoğuda bir proje başlatıyor ve bu bölgelerde “mele” olarak bilinen ve vatandaşların dini konularda görüşlerine başvurduğu isimleri DİB’in kadrosuna katmaya hazırlanıyor. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ amaçlarının “toplumda sözü dinlenen, saygınlığı olan, sözleri insanları durduran veya harekete geçiren bu kişilerin hizmetinden müftülük denetiminde yararlanmak” olduğunu belirtiyor. (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/19443417.asp)
Bozdağ tarafından “Diyanet’in 2012’ye yönelik en büyük projesi” olarak nitelenen bu çalışma, hükümetin BDP’nin “Sivil Cuma”larına karşı bir atak izlenimi veriyor. Her ne kadar DİB, Bozdağ’ı düzeltmek babında, bu uygulamanın sadece doğu ve güneydoğuda değil tüm Türkiye’yi kapsadığını açıklamışsa da, bu çalışmanın BDP’nin son dönemlerdeki politik davranışları ve AKP’nin Kürt politikasıyla irtibatı su götürmez. BDP, özellikle 20007’den bu yana dindar kesimlerler daha sıkı ilişkiler kurmaya çaba gösteriyor. Bu amaçla bir yandan parti kadrolarına din adamlarını alıyor, diğer taraftan da eylem ve söylemlerinde dini konulara daha fazla vurgu yapıyor. Tabanının ağırlıklı çoğunluğunun mütedeyyin insanlardan oluştuğu dikkate alındığında BDP açısından dine ve dindarlara yaklaşmak son derece doğru bir karar. Çünkü böyle bir politika, hem BDP’nin tabanıyla aynı dili konuşmasını sağlıyor, hem de kendisine “dinsizlik, dini sorunlara karşı kayıtsızlık- gibi ithamları etkisiz kılıyor.
BDP faktörü
BDP’deki bu yönelim en fazla rahatsızlığı AKP’de yaratıyor. Zira AKP’nin bölgeye yönelik politikalarında “din” ve din kardeşliği” önemli bir yer tutuyor ve AKP burada kendisine bir rakip çıksın istemiyor. BDP’nin öncülü olan siyasi hareketlerin dini meselelere gereken önemi göstermemesi AKP’yi dini alanda adeta bir “tekel” haline getiriyordu. Ne zaman ki BDP dini duyarlılıklara hitap eden bir politikaya yöneldi, AKP’nin bu konudaki ezberi bozuldu, tekel konumu sarsıldı ve rahatı kaçtı. Bunun üzerine AKP, görebildiğim kadarıyla, iki yönlü bir politika izlemeye başladı: AKP, bir taraftan BDP yöneticilerinin dinle-imanla bir ilişkilerinin olmadığının propagandasını yapıyor. Başbakan ve yakın çevresinin ağzından “Cuma namazı sizin neyinize? Dini Zerdüştlük olanın başörtüsüyle işi ne?” gibi sözler hiddetle dökülüyor ve BDP dini kullanmakla eleştiriliyor.
Diğer taraftan ise AKP, BDP’nin din üzerinden halka ulaşabilme kanallarını tıkamaya çalışıyor. DİB’in “mele açılımı”bu bağlamda değerlendirilmelidir. AKP; sözüne itibar edilen sivil din adamlarını “devlet memuru” yaparak, onları BDP’den uzak tutmayı ve kontrol altına almayı hedefliyor. Zaten Bozdağ, “Başkaları tarafından kontrol edilmeleri önlenecek” derken aslında bunu kastediyor. Resmi melelerden ne isteneceği belli; onlardan devlet politikalarının sözcüsü olmaları ve buna uygun tavır almaları talep edilecek veya en azından bu politikalara yüksek sesle karşı çıkmaları engellenecek. Böylece sivil alandaki potansiyel bir muhalefet odağı daha denetim altına alınacak.
Ancak, bu politikadan AKP’nin beklediği sonucun çıkacağını zannetmiyorum. Melelerin muteber kişiler olarak görülmelerinin temelinde onların sivil ve bağımsız duruşları yatar. Toplum onlara -bilgili oldukları kadar- vicdanlı oldukları ve adaletten yana durdukları için değer verirler. Bu insanlara resmi bir elbisenin giydirilmesi ve devletten yana durmaya zorlanmaları halinde, insanların onlara duyduğu güven sarsılır ve sözlerinin kabul edilebilirlik derecesi düşer. Dini devletleştirmek ve sivil din adamlarını devlet memuru yapmak, herhangi bir sorunu çözmez; sadece dine ve kamu maliyesine zarar verir.
Radikal 2, 18.12.2011