Özgürlükçü Bir Anayasa İhtimali
|| Sayfayı Paylaş || Sayfayı Yazdır || PDF'e Çevir ||
Vahap Coşkun

Yayın Tarihi : 07/12/2011

 

 

1982 Anayasasının nasıl bir hukuk anlayışına sahip olduğunu anlamak için, “Başlangıç” kısmına bakmak yeter. Bu anayasa, orijinal halinde “Kutsal Türk Devleti” ibaresiyle başlıyordu, çağdaş anayasalar içinde devleti kutsayan ilk ve tek anayasaydı. 1995’te bir değişiklik yapıldı, “kutsal” ifadesi anayasadan çıkarıldı ve bunun yerine -sanki çok büyük bir farklılık yaratıyormuş gibi- “yüce” getirildi. Anayasa koyucunun düşüncesi netti: Bu metnin koruduğu temel değer -kutsal veya yüce fark etmez- devlettir, devlet iktidarıdır. 

Varlık sebebi devletin muhafazası olan bir anayasanın -her yerde devleti güçlü kılan- yasakçı, otoriter ve milliyetçi hükümleri içermesi ve vesayetçi kurumlara/mekanizmalara dayanması kaçınılmazdı. Gerçi vesayet, kuruluşundan beri Cumhuriyet’in asli niteliklerindin biriydi. Ama 1960 darbesi ile kurumsallaşan vesayet ideolojisi, 1980 darbesi ile en üst seviyeye çıkmış ve 1982 Anayasasında da kristalize edilmişti. 

Vesayet ideolojisi 

Vesayet ideolojisinin altında yatan mantık basitti: Asker ve sivillerden oluşan devletçi seçkinlere göre, yeterince çağdaş olmayan ve demokratik değerlerden nasibini alamamış halk kitlesinin kendi kendini yönetebilmesi söz konusu olamazdı. Başıboş bırakıldığında yanlışa sapması mukadder olan kalabalıkların her daim denetim ve gözetim altında tutulması lazımdı. Bir seçim yapıldığında kendi menfaatini görmekten aciz yığınlar, bu seçkinler bloğunu tercih etmeyebilirdi ama bu durum seçkinlerin onlara vesayet etmesi gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmazdı. Dolayısıyla, halktan yeterli desteği alamasalar dahi, asker-sivil devletçilerin halk üzerindeki vesayetini daim kılacak kurumları ve mekanizmaları hukuki mevzuatın içine yerleştirmek icap ediyordu. 

Vesayet sisteminde, vesayeti icra edecek her kurumun bir rolü vardı. Sistemin merkezinde askeri bürokrasi bulunuyordu. Ordu, rejimin sınırlarını çiziyor, bunun dışına çıkanları bazen kaba kuvvetle (27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül) bazen daha sofistike yöntemlerle (28 Şubat, 27 Nisan) yola getiriyordu. Cumhurbaşkanlığının aşırı derecede güçlü kılınmasının ardında, bu görevin her zaman bir asker/veya askerin ideolojisini içselleştirmiş biri tarafından deruhte edileceği ve bu kişinin de siyasi iktidara göz kulak olacağı düşüncesi yatıyordu. Yargı, resmi ideolojisinin bekçisiydi ve ideolojiden sapma gösterenleri tasfiye etmeye memur edilmişti. Üniversite ve medya, resmi doğruların üreticisi ve meşrulaştırıcısı konumundaydı. İş dünyası, zenginliğini borçlu olduğu bu düzene imkânlarını sunmakla mükellefti. Tüm bu devlet iktidarının değerlerinin siyasi sahadaki taşıyıcı ise CHP idi. 

Özal’ın teşebbüsü 

Bu iktidar şeması 2000’li yıllara kadar iş gördü. Hükümet koltuğuna hangi siyasi parti oturursa otursun, asıl belirleyici devlet iktidarı oldu ve bu iktidar hükümetlere nereye kadar hareket edebileceklerini gösterdi. Bir tek Turgut Özal, bu düzene çomak sokmaya çalıştı ama arzuladığı başarıyı elde edemedi. 

Ancak AKP ile birlikte bu iktidar haritası değişime uğradı. Vesayet sistemi onu kuranların aleyhine işlemeye başladı. İlk başlarda ordu AKP’ye dişini göstermeye çalıştı ama süreç içerisinde gerek yapılan yasal değişiklikler ve gerek AKP ile varılan uzlaşmalar sayesinde AKP ile ordu arasında bir yakınlaşma doğdu. AKP’nin kurucularından Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı oldu ve dolayısıyla Çankaya’dan kaynaklanan problemler sona erdi. Yargının -özellikle yüksek yargının- kompozisyonunun değişmesi, AKP’deki “yargı eliyle devre dışı bırakılma” korkusunu ortadan kaldırdı. Paralel bir merkez medya oluştu ve hükümete yönelik tek bir eleştiri dahi getirmekten imtina eden bu medya AKP’nin argümanlarını geniş kitlelere duyurabilmesini sağladı. Geneli itibarıyla üniversiteler, hükümete karşı duran bir odak olmaktan çıktı ve hükümetin kontrolüne girdi. 

Ve tabii devletin yanında duran sermayeye karşılık olarak daima hükümetle birlikte saf tutan yeni bir sermaye sınıfı oluştu. Bu tablo yeni bir iktidar yapılanmasını gösteriyor. AKP, hem büyük bir halk desteğini arkasına almış, hem de devlet mekanizmasına hakim olmuş konumda. Seleflerinden farklı olarak AKP, vesayet üreten kurumları/mekanizmaları da denetimi altına alarak hegemonik bir parti haline geldi. İktidarın AKP’de toplanmasının sonucu olarak, muhalif mahfillerin gücü zayıflarken “güçlü yönetim” vurgusuyla yönetimin merkezileşmesi hız kazandı. 

Şimdi soru şu: Hem halk iktidarına sahip olan hem de devlet iktidarını kullanan bir partinin yeni bir anayasaya ihtiyacı var mı? Egemen bir parti olarak AKP, anayasayı değiştirmek ister mi? Zannetmiyorum. 1982 Anayasası devlet iktidarını elinde bulunduranlara geniş bir iktidar/hareket alanı sağlıyor. AKP gibi “güçlü devlet”, “istikrar”, “kalkınma” gibi kavramları şiar edinen bir parti, kendisine bu derece kudret sağlayan bir anayasadan kolayca vazgeçmez. Yeni bir anayasa AKP için ciddi sorunlara ve güç kaybına sebebiyet verebilir. Çünkü yeni bir anayasa derken talep edilenler az çok bellidir: Hak ve özgürlük alanının genişletilmesi, bağımsız ve tarafsız bir yargı düzeninin oluşturulması, demokrasinin ve katılımcılığın güçlendirilmesi, anayasanın etnik imalardan arındırılması, çoğulculuğun esas alınması, güçlü bir ademi merkeziyetçilikle merkezi gücün yerel organlarla paylaşılması. Böyle bir düzene zemin teşkil edecek bir anayasanın yapılması ise, AKP’nin bugün elinde tuttuğu gücün bir kısmını elinden çıkarması anlamına gelir ki, AKP bunu yapmaz. 

Eğer bu analiz doğruysa, ardından gelen şu soruya da cevap verilmeli: Madem AKP’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı yok, o halde neden bu kadar yeni bir anayasaya heveskâr görünüyor? Sanırım bunun nedeni, toplumdaki değişim talebini yönetme isteği. Yapılan tüm araştırmalarda halkın yüzde 70’inden fazlası, yeni bir anayasanın yapılması yönünde tercih bildiriyor.AKP, toplumdaki bu isteği görüyor ve bu isteğin taraftarı bir profil sergiliyor. Böylece anayasa süreci bir şekilde akamete uğrarsa bunun sorumluluğunu muhalefet partilerinin üzerine yıkmanın temelini hazırlıyor. 

Bu noktada ana muhalefet de sorgulanmalı. Aslında iktidarın düzeninin ve haklar/özgürlükler rejiminin yeniden belirlenmesi manasında yeni anayasa, siyasi güç haritasının dışında kalanların -yani muhalefetin- gündeme taşıması gereken bir taleptir. Bu bağlamda yeni bir anayasaya en çok muhtaç olan CHP’dir. Devlet iktidarını kaybeden CHP’nin yeni anayasa konusunda ön alması, ciddi hazırlıklar yapması gerekir. Ancak daha Dersim konusunda adam akıllı bir özür dilemeyi bile başaramayan CHP’nin bunu yapması imkânsız gibi. İktidarın isteksizliğine CHP’nin iradesizliği eklendiğinde, Türkiye’nin yeni ve özgürlükçü bir anayasaya kavuşma ihtimali her geçen gün düşüyor. 

 

Radikal 2, 04.12.2011

 

 

Yazara ait tüm yazılar
Sonuçlar: 1 - 10 , Toplam kayıt: 68, Sayfa:
1
Web Tasarım