
Wall Street eylemci ve destekçileri zenginliğin kaynağı ve varoluşsal nedenlerini yanlış anlıyorlar
Amerikan muhafazakârlarından Francis Fukuyama’nın fevkalade isabetli bir zamanda (1989) yayımlanan “Tarihin Sonu” adlı makalesi (daha sonra kitaba evrildi!) hâlâ süren ve asla sona ereceğe benzemeyen bir tartışmayı başlattı. Yazarının muhafazakâr olmasına rağmen, tarihin sonra erdiği görüşünün liberal bir iddia olduğu öne sürüldü. Fukuyama akıllı ve kavrayışlı bir gözlemci ama akademik iddiası bulunmayan, yarı akademik yarı popüler çalışmalara imza atan bir yazar. Siyaset felsefesinden haberdarlığı da büyük ölçüde Hegel’le sınırlı. Adı geçen ve onu şöhrete taşıyan yazıya böyle bir isim vermesinin sebebi de bu. Fukuyama sonraki yıllarda, defalarca, tarihin sonra erdiğini iddia etmediğini, yalnızca, liberal demokrasilerin mevcut alternatifleri karşısında üstünlüğünün tescil edildiğini vurgulamak istediğini açıkladı. Yine de onun tarihin sonunun geldiğini söyleyen bir liberal olduğu yaygın imajı bir türlü ortadan kalkmadı. Üstelik bu imajı liberal düşünceye temelsiz eleştiri yöneltmenin aracı olarak kullananların bir kısmı, mesela Marksistler, zaten tarihin sonunun gerçekten geleceğine, komünist cennetin kurulmasından öteye yol olmadığına inanan kimselerdi. Bu durumda Fukuyama ile aralarındaki farklılığın, olsa olsa, tarihin nerede ve nasıl sona erdiği üzerinde olması gerekirdi. Pek az kimse bu çelişkinin farkına vardı ve tarihin sonunu asıl savunanlar Fukuyama’ya veryansın etmeyi inatla sürdürdü.
2008 finansal krizi ve bu yıl Mayıs’ta İspanya’da başlayıp, Eylül ayında ABD’de finans sektörünün kalbi olarak adlandırılan “Wall Street’i İşgal Et” hareketi marifetiyle dünya çapında popülarite kazanan protesto hareketleri, Fukuyama’nın namevcut tezinin çöktüğü ve tarihin yeniden başlamakta olduğu yolundaki yorumları kışkırttı. Bu tür yorumlar her coğrafyada ve her çevrede beliriyor. Bu yorumlardan birine göre piyasa ekonomisi (liberal kapitalizm) çökecek, ardından yeni bir dünya kurulacak. Bu dünyada zenginlik daha “adil” dağıtılacak, maddi eşitsizlik olmayacak, işsizlik ve ekonomik buhranlar ortadan kalkacak.
Gerek protestocuların gerekse onların sırtından yeni tarih teorileri geliştirmeye çalışanların bilmediği veya ihmal ettiği çok şey var. Bunların en başta geleni liberal düşüncenin bir “zorunlu ilerleme” fikrine dayanmadığı. Bu çerçevede, tarihin, Hegel ve Marx’ın zannettiğinin tersine, ne bir yönü ne de bir amacı var. Ne olacağı insanların uygarlık değerlerine karşı tavrına bağlı ve insani durum buna bağlı olarak daha iyiye de gidebilir daha kötüye de. İkincisi, liberal kapitalizm ile mesela refah devleti veya sosyalist düzen arasındaki ontolojik ve epistemik farklılıklar. Yeni bir dünyanın kurulacağından bahsedenler, liberal kapitalizmin bir kurgu olduğunu zannediyor. Bu iddianın en büyük kaynağı olan Karl Polanyi’nin bütün tezleri büyük iktisat tarihçisi Moris Silver’in çalışmaları karşısında iskambil kağıdından kuleler gibi çöktüğünden, liberal kapitalizmi kurgu sananlar havada ve havaya konuşuyor. Liberal kapitalizm eş-dost kapitalizminden ve totaliter sistemlerden farklı olarak yukarıdan aşağı kurulmayan, kendiliğinden gelişen (inkişaf eden-growth) bir olgudur ve kurucusu olmadığı gibi bütünüyle ortadan kaldırılması da imkânsızdır. Üçüncüsü, Hayek’in gösterdiği üzere, bilginin dağılmışlığı ve tek elde toplanamazlığı yüzünden ihtiyaçların, yeteneklerin, kaynakların tam bilgisine sahip merkezi bir otorite denetiminde bir sistem yaratılamayacağı. Herkesin hemfikir olduğu bir adalet ve eşitlik anlayışına dayalı bir sistem kurmak üzere bir gücü olağanüstü yetkilerle donatsak bile, bu gücün icraatlarının benimsenen hedeflere ulaşılmasını sağlayacağının hiç bir garantisi yoktur.
Protestocular ve destekçileri zenginliğinin kaynağını ve varoluşsal durumunu da yanlış anlıyor. Bir ülkenin zenginliği, ülkenin insanları arasında nasıl dağılmış olursa olsun, o ülkenin zenginliğidir. Uzun vadede asıl önemli olan şey, zenginliğin dağılım biçiminden çok zenginlik yaratan değer ve süreçlerin muhafaza edilmesidir. Zenginlik birilerinin bir şekilde bir defa “ele geçirdikten” sonra insanların geri kalanından tecrit ve yalnızca kendilerinin kullanımına tahsis edebileceği bir varlıklar bütünü değildir. Zenginlerin elinde zenginlik iki şekilde kullanılır. İlki kişisel tüketimdir. Zenginler, zengin olmayanlardan daha fazla ve daha lüks şahsi tüketime yönelir. Ancak, bir kişinin zenginliği arttıkça kişisel tüketiminin zenginliği içindeki oranı kaçınılmaz olarak küçülür. İkincisi, tamamlanmış veya sürmekte olan yatırımlardır. Zenginlerin zenginliğinin asıl büyük bölümü üretim araçları ve süreçleri biçiminde var olur. Bu, emeğini kiralayarak geçinenlere istihdam, tüketicilereyse ihtiyaç tatminine yarayacak mal ve hizmetlere karşılanabilir fiyatlarla ve sürekli ulaşma imkânı sağlar. Zenginliği devlet eliyle doğrudan doğruya gasp ettikçe veya abartılı vergilerle devlete aktardıkça bunun olması zorlaşır. Başka bir deyişle bütün zenginliği alıp (ister demokratik ister gayri demokratik usullerle yetki sahibi kılınan) politikacı ve bürokratların idaresine versek, asla aynı sonuca ulaşamayız. Zengin olmayı siyasete bağlamış ve zenginlik yaratan süreçleri tahrip etmiş (çalışmanın ve üretmenin yerine kaba veya kılıfına uydurulmuş yağmayı gayri adil ve gayri ahlaki zenginleşmenin kaynağı haline getirmiş) oluruz.
Daha iyi bir dünyanın yolu devleti büyütmekten, yani onu sosyal, kültürel, dinî ve ekonomik hayata daha fazla müdahale etmesini sağlayacak yetkiler ve araçlarla donatmaktan geçmez. Özgürlük ve refahın reçetesi devleti sınırlamak ve bireylerin çalışma, üretme, keşfetme gücünü harekete geçirmektir. İşgalciler ve onlarla aynı kafadakiler bunu kavrayabilirlerse, tarihin insanlar yaşadıkça sona ermeyeceğini ve asla sıfırdan tekrar başlatılamayacağını da anlayabilirler.