.: Atilla Yayla

Vergilerimiz nereye gidiyor?

Dünkü yazımda vergiyi kutsamanın da hırsızlık saymanın da yanlışlığına işaret etmiş ve herkesten makul miktarlarda alınacak vergiye ihtiyaç olduğunu belirtmiştim. Bu vergilerle kamu fonları oluşur ve bunlar –umulur ki- temel kamu hizmetlerinin/mallarının üretilmesine harcanır.

Geçtiğimiz günlerde ödediğimiz vergilerin nerelere gittiği açıklandı. Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü’nün bütçe istatistiklerinden yararlanarak hazırlanan bilgilere göre, vergilerin harcanma yerleri şöyle: Yüzde 22.03 sosyal güvenlik ve yardım, 17.84 eğitim, 11.57 kamu hizmeti, 9.90 faiz, 5.22 polis, 4.87 askeri savunma, 4.83 sağlık, 4.38 ulaştırma, 3.97 tarım 3.30 yasama-yürütme, 2.40 personel, 2.25 enerji ve maden, 1.16 mahkemeler, 1.13 din hizmetleri, 1.06 cezaevleri, 1.02 ekonomik işler, 0,9 iskân ve toplumun hizmetleri, 0.48 kültür, 0.24 uluslararası yardım ve 0.10 çevre koruma.

Bu oranlar sosyal güvenlik ve eğitimin bütçedeki en büyük kalemler olduğunu gösteriyor. Eskiden çok yüksek olan askerî harcamaların oranı düştü. Bunun ana sebebi, bütçenin büyümesi. Savunma harcamalarında mutlak rakam bakımından önemli bir değişiklik olduğunu sanmıyorum. Sosyal güvenlik harcamalarının gelecekte de artacağı kesin. Çünkü nüfus yaşlanıyor, ortalama ömür uzuyor ve çalışan-  emekli dengesi kaçınılmaz olarak bozuluyor. Sosyal güvenlik sisteminin bu yüzden ilerde ciddî krizlerle karşılaşacağını söyleyebiliriz. Nitekim sosyal güvenlikteki açığı kapatmak için yılın ilk üç ayında aktarılan kaynak miktarı geçen yıla göre 17 kat arttı.  2016 yılı bütçesinde bu açık için 11 milyar liradan fazla para ayrıldı. Bunun %56’sı ilk üç ay içinde tüketildi. Şüphe yok ki bu açık daha da artacak.

Daha açık söylemek gerekirse, Türkiye hem sosyal güvenlikte hem eğitim sisteminde piyasaya daha çok yönelmek zorunda. Dünyadaki eğilim de bu. Bireysel emeklilik bunun sonucu. Bence zaman içinde devletin ana aktör olduğu merkeziyetçi ve tek tip sosyal güvenlik sistemi iflas edecek. Şimdiden tedbir almak gerek. Benzer bir durum eğitimde de söz konusu. Eğitimin bütçe payının savunmanın üstüne çıkması genellikle olumlu karşılanıyor. Bunun tek başına eğitimde ciddî bir iyileşme sağlayacağını sanmıyorum. Başarısız bir eğitim sistemine daha fazla para harcamak bir bakıma başarısızlığı ödüllendirmek ve daha fazla para israf etmek anlamına gelir. Her alanda olduğu gibi eğitimde de iyileşmenin asıl yolu rekabet. AK Parti hükümetleri eğitimde kısmî rekabeti teşvik etti ama daha fazlası gerekli. Başka bir deyişle sosyal güvenlikte olduğu gibi eğitimde de devletin üstlendiği rolleri azaltacak ve sivil toplum unsurlarını, piyasa aktörlerini ve süreçlerini daha çok devreye sokacak reformlara ihtiyaç var.

Türkiye vergi alanında vergi salamayan ve/veya saldığı vergiyi toplayamayan Pakistan vb. kadar kötü durumda değil, ama Batı ülkeleri kadar başarılı da değil. Gelir üzerinden alınan –yani doğrudan- vergiler çok az, tükettiğimiz şeylerden alınan –yani dolaylı- vergiler ise vergi varidatının %70’ine ulaşıyor. Bu, vergi bilinci açısından da verginin tabana yayılması açısından da çok kötü. Benim istediğim makul (%10) gelir vergisinin, basit bir mevzuatla herkesten toplanması. Dayanıklı- dayanıksız tüketim mallarında da vergi (KDV) oranlarının sabitleştirilmesi (yine %10) ve vergi uzmanları dâhil hiç kimsenin içinden çıkamayacağı kadar karmaşık hâle gelen vergi mevzuatının basitleştirilmesi.

Son olarak, insanların ödediği verginin artması ve devlet bütçesinin büyümesi zenginliği artırmaz, refah seviyesini  yükseltmez. Tersi daha doğru. Toplum zenginleştikçe vergi varidatı artar. Türkiye arabayı atın önüne koşarak mesafe alamaz. Vergide miktar ve mevzuat bakımından yapılacak her iyileştirme toplumsal dinamikleri özgürleştirir. Ekonomik gelişmenin altında yatan unsur budur.

Yeni Yüzyıl, 05.05.2016