.: Atilla Yayla

Vergileme Sorunlarıyla İlgilenmeliyiz*

Üniversitedeki derslerimde öğrencilerime çeşitli sorular yönelterek gençler arasında ve toplumda yaygın kültürel kodları ve düşünce kalıplarını belirlemeye çalışırım. Hemen hemen her konuda olduğu gibi devletin ekonomideki yeri ve vergileme meseleleriyle ilgili sualleri de gündeme getiririm. Soru–cevap sürecinde ilginç söylemler ve yaklaşımlar ortaya çıkar. Burada özetleyeceğim bir olay, geçen hafta başlayıp bu hafta da sürdürmek istediğim vergileme tartışmaları bakımından manidar.

Bir seferinde öğrencilerime bir ülkenin iktisadî bakımdan nasıl kalkınabileceğini, gelişebileceğini, zenginleşebileceğini sordum. Çeşitli şeyler söylendi. Cevaplardan biri devlet tarafından ne kadar çok vergi toplanırsa ülkenin o kadar çok kalkınacağıydı. Cevabın sahibi özetle şöyle dedi: “Devlet her zaman gittikçe artan miktarda vergi toplamalıdır. Devlet hazinesinde ne kadar çok ‘gelir’ toplanırsa ülke de o kadar ileri gider.” Bunun üzerine hemen ikinci bir soruyu gündeme getirdim: “Siz, kendi başınıza iş yapıyor olsanız, kazandığınız her yüz liranın kaç lirasını vergi olarak, gönül rızasıyla ve yüksünmeden, devlete verirsiniz?” Cevapları somutlaştırmak için şıkları sıralamaya başladım ve öğrencilerden “tamam, bu bana uyar!” diye düşündüklerinde ellerini kaldırmalarını istedim. Tabiatıyla, hiç kimse yüz lirasının tamamını vergi olarak vermeye razı değildi. Miktar 90, 80, 70 diye onar onar aşağıya indi, kimse elini kaldırmadı. 20’de de hiçbir el havaya kalkmadı. Son olarak 10’da ve o da biraz benim itelememle öğrenciler %10 vergiye razı oldular.

Şüphesiz, sınıfta yaptığım bu yoklama, vergi mükelleflerinin eğilimlerini tespit açısından hiçbir bilimsel değer taşımaz. Ancak, toplumda vergiye nasıl bakılmakta olduğu hakkında küçük de olsa bir fikir verebilir. Riyakârlığa gerek yok, vergi acı bir meyvedir ve onun tadını bilen insanlardaki doğal eğilim bu meyveden olabildiğince az yemektir. Modern toplumlar bazı temel fonksiyonların yerine getirilebilmesi için vergileme yapmak zorundadır, ancak, vergilemenin toplumu tahrip etmesi de mümkündür. Başka bir deyişle vergileme çok mühim bir konudur. Buna rağmen ülkemizde vergileme meseleleri çok az tartışılmaktadır. Bunun ana sebebi, Türkiye’nin ağır ve kronik siyasî problemlerle meşgul olmasıdır. Türkiye, uygarlığın temeli olan siyasî felsefeyi devletin üzerine oturduğu zemin hâline getirememiş ve bu felsefeye uygun bir siyasî–hukukî yapılanma kuramamıştır. Bu yüzden, kronik siyasî problemler içinde debelenmekte ve vergi–vergileme meselelerini tartışma gündeminde öne çekememektedir.

Aslında, vergileme meselesi Türkiye’de eksik olan siyasî felsefenin tam da göbeğinde yer almaktadır ve bütünüyle bir siyasî meseledir. Bu felsefe devlet iktidarının sınırlı olmasını ve yönetilenlerin uygun araçlarla izhar edilen rızasına dayanmasını esas alan liberal demokratik siyasî felsefedir. Uygarlık tarihi bu temel sorunsal etrafında dönmektedir. Devlet iktidarı, nereden kaynaklandığı düşünülürse düşünülsün, sınırlı olmalıdır. Bu sınırları belirlemede esas alınacak ilke insan hak ve özgürlükleridir. Bu çerçevede devletin insanların malına ve kazancına el koyma anlamına gelen vergileme gücü ve yetkisi de sınırlı ve mutlaka katı kurallara bağlı olmalıdır. “Temsil yoksa vergi de yok!” mottosunun anlamı budur. Bu motto devlet iktidarına şunları dikte eder: 1) Sınırsız ve insafsız vergi alamazsın. 2) Alacağın her vergi mutlaka ama mutlaka benim rızama dayanmak zorundadır. Bugün bazı kamu mal ve hizmetlerinin sağlanması için gücü yeten herkesin vergi vermesi gerektiğine itiraz eden yok. Ancak, insanlar bu genel kabulün ötesine geçip vergileme oranlarını ve vergi mevzuatını sorgulamıyor. Yaygın ve ağır vergileri kader gibi kabulleniyor. Sesini çıkarmıyor. Bazı aydınlar ve hareketler, vergilemenin, devlet tarafından, neticede devlet tahakkümünün kurulması ve koyulaşması anlamına gelecek olan çarpık bir adâlet anlayışının aracı olarak kullanılmasını talep ediyor. İktidarlar vergilemenin evrensel ilkelerini kolayca çiğniyor ve açık veya örtülü olarak keyfî vergileme yapıyor. Şirin bir lisanla üstü örtülse de vergileme zaman zaman zulme dönüşebiliyor.

İbni Haldun’un Mukaddime’sinin ortaya çıkmasından ve Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği adlı eserinin yayımlanmasından beridir vergilemenin temel ilkelerini biliyoruz. Vergileme âdil ve makul olmalıdır. Vergi yükünün miktarı vatandaşlar tarafından önceden bilinmelidir. Bu miktar sık sık değişmemelidir. Vergileme sürecinde tahakkuk ve tahsil sırası bozulmamalıdır. Mükelleflerden ödeme güçlerini aşan veya çalışma müşevviklerini öldüren vergiler talep edilmemelidir. Vergi tahsil masrafları, vergi “gelirlerini” aşmamalıdır. Tabiî ki, vergileme mutlaka kanunla ve hatta vasıflı çoğunluk gerektirecek şekilde parlamentolar tarafından yapılmalı ve hükümetlere geniş keyfî takdir yetkisi tanınmamalıdır. Vergi idaresi ılımlı olmalı, vatandaşı ezmemelidir.

Türkiye’deki vergi sistemi bu ilkelerin çoğu bakımından sınıfta kalmaya adaydır. Maliye teşkilatına ve bürokrasisine evrensel ilkelerin ne kadar nüfuz ettiği çok tartışmalıdır. Maliye’deki memur kafasının bütün vatandaşları potansiyel kaçakçı ve hatta hırsız olarak görmeye meyilli olduğu yolundaki şikâyetler hafife alınabilecek durumda değildir. Mevzuat gitgide karmaşıklaşmakta, içinden çıkılmaz hâle gelmektedir. Sıradan bir insanın vergi mevzuatıyla baş etmesi imkânsızdır. Maliye teşkilatında bile hiç kimse vergi mevzuatına tam olarak hâkim değildir. Vergi yükünün ve mevzuatın ağır olması insanları kayıt dışı kalmaya teşvik etmektedir. Böylece, Maliye’nin eline düşenler “kaza” dönüşmekte, canları çıkarılmaktadır. Bürokratlar gece gündüz demeden “kazları bağırtmadan yolmak” için yeni yollar bulmaya, ilginç yöntemler geliştirmeye çalışmaktadır. Hukukun hâkimiyetinin temel ilkelerinden biri olan kanunların geriye yürümemesi vergilemede kolayca ihlâl edilebilmektedir. Vergilendirilmiş ve vergisi alınmış kazançlar kriz var diye yeniden vergilendirilebilmektedir. Bu ülkede insanlar iletişim, elektrik, su gibi zaruri tüketimlerinde vergilere (ÖTV) vergi (KDV) ödemektedir. İktidarlar kanun çıkartmak yerine kanun hükmünde kararname ile vergileme yapabilmektedir. Kendilerine vergileri kat kat artırma yetkisi vererek “vergilemenin kanunla yapılması gerekir” evrensel ilkesini baypas edebilmektedir…

Vergileme sorunlarının hafife alınacak bir tarafı yoktur. Adâletin tesisi ve insan haklarının korunması yanında özgürlükçü siyasî sistemin kurulabilmesi ve muhafaza edilebilmesi de vergilemeyle doğrudan bağlantılıdır. Bu yüzden ülkenin özgürlükçü, demokrat aydınları vergileme meseleleri üzerinde de kafa yormalıdır. Sivil toplum örgütleri vergileme yanlışlarına karşı da itiraz seslerini yükseltmelidir. Siyasî partiler vergileme sorunlarını da ele almalı ve evrensel ilkelere dayanan vergi reform tasarıları geliştirmelidir…

*İlk olarak 26 Mart 2010 tarihinde yayınlanan yazım