.: Atilla Yayla

Uygarlık: Karşılıklı İş Birliğinden Yaygın İş Birliğine

Kişiler, gruplar, siyasî entiteler arasındaki farklar, çekişmeler ve kavgalar çoğu zaman insanlığın yeni başlamış olmayan, çok uzak bir geçmişten gelen yolculuğunun temel özelliklerini ve dinamiklerini gözden kaçırmamıza yol açıyor. Bu bazen o kadar yoğun oluyor ki, hadiseler ve onlarla ilgili yoğun enformasyon içinde, adeta, suda nefessiz kalmış gibi boğuluyoruz. Bu çerçevede, meselâ, uygarlığın ne olduğunu anlamakta zorluk çekiyoruz. Sanki birden fazla uygarlık varmış/olabilirmiş gibi hayalî varsayımlar üzerinden medeniyetler çatışması ve medeniyetler ittifakı gibi daha çok sıcak siyasetle ilgili ama beşerî uygarlıkla bir alâkası olmayan tezler üretip kendi kendimizi oyalıyoruz.

İnsan tek başına bir medeniyet unsuru değil. Medeniyet toplu yaşamanın sonucu. Toplumlar (her türüyle) birbirinden şu veya bu açıdan ve çeşitli derecelerde farklı olabiliyor veya zaman içinde bizzat kendileri değişiklik gösterebiliyor. Ancak, toplumlar arasındaki ve aynı toplumların zaman içinde tezahür olan biçimleri arasındaki farklar hiçbir şekilde onların birbirlerinden ayrı medeniyetler olarak adlandırılmalarını gerekli, meşru ve yararlı kılacak kadar fazla olamıyor. Meselâ bir Türk toplumu ile bir Alman toplumu veya Türk toplumunun 1800’lerdeki hâl ve vaziyetiyle 1900’lerdeki hâl ve vaziyeti hakkında iki ayrı entiteden söz ediyormuş gibi konuşmamızı anlamlı ve yararlı kılacak farklar yok. Olan farklar küçük, meselenin özünü değiştirmeyecek farklar. Bunlara çok genel bir adlandırmayla kültür farkları adı verilebilir ama medeniyet farkları denemez.

Bütün beşerî uygarlık toplu yaşamanın ürünü. Birarada bulunma özelliği bazı hayvan türlerinde de bir ölçüde bulunmakla beraber bunların hiçbiri insanın toplu yaşama tecrübesiyle kıyaslanamaz. İnsanın toplu yaşaması bir tercih değil, bir zaruret. İçinde  yaşayacağımız toplumu değiştirmemiz mümkün olabilir ama toplu yaşama mecburiyetinde olduğumuz gerçeğini değiştiremeyiz.

Toplu yaşama insanlar arasında yoğun ilişkiyi kaçınılmaz kılar. Bu ilişki rekabet ve çatışma veya rekabet ve iş birliği hâlini alabilir. Uygarlığın ortaya çıkması ilkinin talî, sınırlı ve geçici, ikincisinin esas, geniş/genişlemekte ve daimî olmasını gerektirir. Nitekim öyle de olmuştur. Aksi takdirde insan cinsi dünyadan silinebilirdi.

Toplu yaşamanın hem gereği hem sonucu olan iş birliğinin ilk insanlardan bugüne var olmuş olan, bugünden kıyamete kadar da var olacak olan, yani biri diğerini gereksiz kılmayan ve tasfiye etmeyen/edemeyen iki temel türü var: Karşılıklı iş birliği ve yaygın iş birliği. Bu iki tür iş birliği bazı durumlarda farkına varılabilecek kadar birbirlerinden ayrışır, diğer bazı durumlarda yan yanadır, iç içedir; başka bir deyişle işbirliğinde her şey siyah beyaz değildir, gri alanlar da vardır.

Karşılıklı iş birliği küçük demografik hacme sahip (yani çok az nüfuslu) toplumlarda (topluluklarda) daha belirgin ve baskındır. Bu toplumlarda insanlar çoğu zaman birbirlerini tanırlar, beşerî ilişkiler yüz yüzedir. İnsanlar birbirlerinin özelliklerini ve ihtiyaçlarını önemli ölçüde bilir. İş birliği doğrudan karşılıklılığa dayanır; yani biri biri için bir şey yapıyorsa diğeri de onun için bir şey yapıyordur. Karşılıklı yapışlar gözlemlenebilir, ayırt edilebilir. Şüphesiz, iş birliğinin olması iş bölümünün olmasına bağlıdır. İnsanlar bütün ihtiyaçlarını bizzat üretiyor olsalardı iş bölümü olmazdı. Bu durumda insan ya hayatta kalamaz ya da çok ilkel şartlarda, T. Hobbes’un dediği gibi, kısa, korku dolu ve sefil bir hayat sürerdi. Bu yüzden birden fazla insanın bulunduğu her yerde iş bölümü ve dolayısıyla iş birliği doğar.

İş birliği yapılan insanların sayısının çokluğu ve iş birliği alanlarının fazlalığı ve genişliği insanların hayat seviyesini her bakımdan iyileştirir. İnsanın yapısı hayat şartlarını iyileştirmeye adeta programlı olduğu için, uzun vadede iş birliği kural ve iş birliğinin olmaması istisnadır. Bunun dışına çıkan durumlar kısa, sınırlı ve geçici olmak zorundadır. Yoksa, insanlık hep birlikte önce sefalete, sonra yok oluşa sürüklenir. Başka bir deyişle toplumların kendi içlerinde ve farklı toplumlar arasında ‘savaş’ sürekli olamaz. Savaşanlar sürekli düşman kalamaz. Savaşmış, hatta savaşmakta olanlar bile bir şekilde iş birliği yapar.

Ancak, karşılıklı iş birliği insan uygarlığının gelişmesine bugün bildiğimiz ve anladığımız ölçüde katkıda bulunamaz. Karşılıklı iş birliği yüz yüze gelmeye, karşılıklı tanınırlığa dayandığı için küçük toplumlarda ve sınırlı alanlarda vuku bulur ve kalır. Bilimsel araştırmalar bir insanın tüm hayatı boyunca tanıyabileceği ve bir ilişki geliştirebileceği insan sayısının 150 civarında olduğunu gösteriyor. Bunun ne gibi sonuçlara yol açabileceğini anlamak için izole edilmiş 150 kişilik toplumda iş bölümünün, iş birliğinin ve dolayısıyla hayat seviyemizin ne durumda olacağını hayal edelim. Elbette, 100 kişilik toplum 50 kişilik, 150 kişilik toplum ise 100 kişilik toplumdan daha fazla iş bölümü ve iş birliği alanı ve imkânı yaratacaktır. Bu fiiliyatta 100’lüğün 50’likten, 150’liğin 100’lükten daha uygar bir toplum olması anlamına gelecektir.

İnsanlık karşılıklı iş birliğinin ötesine geçemeseydi bugünkü ölçüde geniş toplumlar ve uygarlık doğmazdı. Şükürler olsun ki insan cinsi başka hiçbir türün yapamadığını gerçekleştirerek, karşılıklı iş birliğinden geniş (yaygın) iş birliğine geçti. Bunun anlamı, iş birliğinin, ilginç şekilde, insan aklının alamayacağı şekilde genişlemesiydi. Karşılıklı iş birliğinde iş birliği birbirini tanıyan insanlar arasında ve genellikle doğrudandır. Geniş iş birliğinde ise birbirini tanımayan, hatta çoğu zaman tanıması imkân ve ihtimali de bulunmayan, hiç kimsenin tam sayısını bilemeyeceği sayıda insan arasında dolaylı iş birliği ortaya çıktı. Elbette para, ahlâk ve hukuk kuralları gibi bunu hem kolaylaştıran hem de genişleyen iş birliği tarafından zorunlu kılınan kurumlar da doğdu. Yaygınlaşan iş birliği ile iş bölümünün genişlemesi arasında da bir ilişki vardı. Geniş iş birliği gelişen iş bölümü tarafından zorunlu kılınırken gelişen iş bölümü de iş birliğinin gelişmesini icap ettirdi.

İnsan toplumları hâlihazırda hem karşılıklı iş birliğine hem geniş iş birliğine dayanıyor. Ancak, uygarlık daha ziyade geniş iş birliğinin eseri. Bu olmasaydı, çok eski atalarımızınkinden biraz yukarıda, ama bugünkü hayatımızla karşılaştırılamayacak gerilikte hayatlar sürdürüyor olurduk. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: İş bölümünü geriletmeyi veya tamamen tasfiye etmeyi amaçlayan (Marksizm gibi) projeler hem tarihin çarkını tersine çevirmeye çalışan hem de uygarlığı yıkmaya yönelen arkaik düşüncelere dayanmaktadır.

Son olarak ele alınması gereken bir husus, karşılıklı iş birliğinde ve geniş iş birliğinde insanları davrandıkları şekilde davranmaya iten şeyin ne olduğudur? Başka bir deyişle, insan davranışları tek taraflı ve karşılıksız fedakârlığa, yani diğergamlığa mı dayanıyor yoksa öz-çıkar (kişisel çıkar) arayışına mı dayanıyor. Uzatmadan söyleyelim: Her ikisine de. Ne radikal bireycilerin söylediği gibi sırf öz-çıkarımızla ilgili varlıklarız ne de çeşitli versiyonlarıyla kolektivistlerin söylediği gibi sırf diğergamlılığa dayanan/dayanması gereken varlıklarız. Aile başta olmak üzere çok yakınlarımızla olan ilişkilerimizde diğergamlığa ve tanımadığımız ve tanımayacağımız insanlar yanında çoğu tanıdığımızla olan ilişkilerimizde ise öz-çıkara, öz-iyilik motivasyonlarına dayanırız. İkisi de gerekli ve kalıcıdır. Diğergamlık ortadan kalkarsa insan makineleşir ve insan türü sona erer; öz-çıkar, öz-iyi arayışı ortadan kalkarsa insan barbarlık seviyesine döner ve varlığını sürdürme imkânları azalır. Bu yüzden, diğergamlığa veya öz-iyi arayışına savaş açmak yerine, birini diğerinin yerine ikame etmeyi telkin eden fikirlere ve toplumsal projelere karşı uyanık olmak daha doğru bir tutum olur.