.: Your Name

Ulusalcılıktan Geriye Kalan…

90’larda ve 2000’lerin ilk 10 yılında gerek siyaset gerekse fikir hayatımızın başat unsurlarından biri olan ulusalcılığın 2012-13’lerden itibaren düşüşe geçtiğini, gittikçe popülerliğini kaybettiğini ve gelinen noktada ortalıkta sadece ulusalcılığın karikatürünün kaldığını düşünüyorum.

Ulusalcı Kemalizm, 90’ların ortasında sol-Kemalizmin bir uzantısı olarak neşet etti. 60’larda doğan sol-Kemalizm, orijinal Kemalizmin “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz” ilüzyonuna bir şerh getirmiş, Türkiye’de artık kapitalizmin geliştiğine ve sınıfların oluştuğuna vurgu yapmış; ancak çağdaş Kemalistlerin, eskilerden farklı olarak, hem bu sınıflaşmanın doğuracağı sınıf çatışmasını peşinen önlemek hem de komprador kapitalist sınıfın -zümrevî çıkarlarına uymayacağı gerekçesiyle- asla niyetlenmeyeceği ölçüde hızlı sanayileşmeyi başarmak, bu arada kırsal kesimde de köylüyü topraklandırarak onları feodal bağlardan kurtarmak için devletin bilfiil sorumluluk üstlenmesini öngörmüştü. Böylece hem sınıflar arası makas kapanacak ve sosyal adalet tesis olunacak hem de alt sınıfları ekonomik ve kültürel yönden kalkındırma görevi devletçe en kapsamlı ve süratli biçimde gerçekleşecekti. Komprador kapitalizminin göbekten bağlı olduğu emperyalizm ise başlıca düşmandı; toplumda burjuva-proleter dikotomisi sözkonusu olamazdı, zira asıl çelişki emperyalizm (ve onun güdümündeki komprador yerli sınıf ve feodal gerici unsurlar) ile işçisiyle, köylüsüyle, aydınıyla ve millî burjuvasıyla tüm millet arasındaydı. (Tabiî bu millî cephe içinden de, seçici davranılarak, sol-Kemalizmi meşrulaştırmak adına “halktan yana”, “işçiden yana”, sosyalizan söyleme sıkça başvuruluyordu). Bu mücadelede emperyalistlerin sömürüsü ekonomik eksenli olmakla birlikte, bunu kolaylaştıran ya da buna giden yolun taşlarını döşeyen kültür emperyalizmi de hesaba katılmalıydı.

Ulusalcılık bu anlatıyı 90’ların koşullarına uyarladı. Emperyalizm tarafından sanayileşmesine izin verilmeyen, ancak bağımlı ve yarım yamalak montaj sanayiine mahkûm edilen Türkiye tasvirinin yerini, uluslararası finans kapitalin kıskaçları arasında sıkışan, ulusal sanayisi ve tarımı bitirilerek küresel güçlerin açık pazarı hâline getirilen Türkiye portresi aldı. Sol-Kemalizm aydınlarla askerî-sivil bürokrasinin ittifakına dayanıyordu; 12 Mart ve 12 Eylül’den sonra bu ittifak kırılır gibi olup aydınları “demokrasi” söylemini benimsese de, 90’larda ulus-devletin hem içten (İslamcıların ve Kürtçülerin) hem dıştan (emperyalizmin) ikili sıkıştırmasına maruz kaldığı gerekçesiyle ittifak yeniden inşa edildi. Sömürünün ana ekseni yine ekonomikti, kültür emperyalizmi ise bunun alt-koluydu. 12 Eylül, sol-Kemalizmin sosyoekonomik veçhesine sıcak bakmayıp tarih-dışı bir “Atatürkçü düşünce sistemi” kurgulayarak aslında bu fikriyatın içini boşaltmıştı. Ulusalcılar, 12 Eylül darbesini “küresel kapitalizmin ülke-içi egemenliğini mutlaklaştırmaya ve Kemalist ulus-devlete muhalif akımların önünü açmaya” yönelik bir dış kaynaklı komplo şeklinde tanımladı: Unutturulan sosyoekonomik veçhenin yokluğu, “neoliberalizmin” ve “gericiliğin” ortak saldırısı karşısında Kemalist rejim yanlılarının halkla bağını koparmış, 12 Eylül darbesi böylece meydanı bu “karşı-devrimcilere” teslim ederek rejimi zayıflatmıştı.

Aşağı yukarı bu temelde oluşturulan ulusalcı fikriyat, kısa zaman içinde, biraz da ittifakı genişleterek daha farklı çevrelere açılmak amacıyla anlatısını revize etti. Sosyoekonomik veçhenin “sol” rengi flulaşmalı, böylece sola şüpheli bakan milliyetçi ve mukaddesatçı çevrelerin ittifaka eklemlenmesi kolaylaşmalıydı. Ayrıca 28 Şubat sürecinde ve akabinde, rejimin sacayakları sayılan aydınlar, bürokrasi, medya, sivil toplum ve üniversiteye güçbirliği yaptırılmış, böylesi bir şebekenin unsurlarının kendi alanlarında ve toplu hâlde her alanda “karşı-devrimcilere” karşı tek cephe teşkil etmesi öngörülmüştü. Şebekenin bu kadar genişletilmesi, ulusalcı Kemalizmin ideolojik sol renginin (ya da abartılı sosyoekonomik vurgusunun) flulaşmasını zorunlu kılıyordu. Bu doğrultuda, “ekonomik sömürüyü amaçlayan emperyalizm” söylemi de değiştirilerek, “ekonomik sömürüyü ve kültürel asimilasyonu amaçlayan emperyalizm”e dönüşecek, böylelikle (1) emperyalistlerin etnik milliyetçiliği kaşımak ve ulusal birliği bozmak suretiyle, bin yıldır Batı’nın korkulu rüyası olan Türklüğü ve Türk milletini çökertmeyi planladığı, (2) Batılı kültür unsurlarıyla (sinema, edebiyat, dizi, eğlence hayatı) ülkemizi sadece ekonomik yönden bağımlı hâle getirmekle kalmayıp, millî kültürümüzü de zayıflatarak bizi özümüze yabancılaştırdığı, (3) misyonerliği ve yabancı okulları ülkemize sokarak da aynı maksada hizmet ettiği savunulacaktı. Attilâ İlhan gibi kimi sol-Kemalist aydınların, kültür emperyalizmini başat dereceye yükselterek Türkçülüğe göz kırptığı dahi görülecekti.

Özellikle 2002’de AKP’nin iktidara gelişinin ardından ulusalcı cepheyi genişletme stratejisi hızlandırıldı; ulusalcı anlatıda yer alan bilumum “kötü”ler  (neoliberalizm, gericilik, ulus-devlet karşıtlığı, hatta neredeyse mason-siyonist komplosu uzantılığı) topyekûn AKP’ye mâledilerek cisimleştirildi; AKP dışında kalan her kesimi kapsayıp mobilize edecek çapta geniş bir ulusalcı şebeke oluşturulmaya çalışıldı. Öyle ki, artık ’80 öncesinin ideolojik düşmanlıklarının unutulması gerektiği vurgulanarak (bkz. İlhan Selçuk’un “işkencecilerimi affediyorum” beyanı) eski sol-Kemalistleri, kısmen de milliyetçileri ve mukaddesatçıları içine alacak bir ulusalcı bütünlük inşa edilmek istendi. Esasen 2007’deki cumhuriyet mitingleri sürecinde de bu genişletilmiş ittifak sahaya çıkarıldı.

2008-2009’lardan itibaren ulusalcılık trendi inişe geçmeye başladı. Ergenekon-Balyoz gibi FETÖ kumpas davaları ulusalcıların kanaat önderlerini hedef alırken, davaları destekleyen iktidar tarafından da ulusalcılık “millî irade karşıtlığı ve darbecilik”le özdeşleştirilerek itibarsızlaştırıldı; şebekenin içindeki “laik” medya gruplarına baskı uygulanarak sindirildi (örneğin Doğan Medya), bazı medya grupları ise TMSF marifetiyle sahip değiştirdi (2007’de Sabah-ATV, 2013’te Akşam-Show-Skytürk). Bu arada değişen koşullar altında muhalefetin iktidar eleştirisinin de ana ekseni laiklik/şeriat olmaktan çıkıp, otoriterleşme/demokrasi olarak yenilendi. Ulusalcı muhalefet artık halkın oyuyla seçim kazanarak iktidara gelmenin tek çare olduğu bir ortamda laiklik ve Kürt sorunu konusundaki katı görüşlerini esnetmeye mecbur hissetti. Ulusalcı anlatının her daim şüpheyle baktığı Avrupa Birliği de Türkiye’deki otoriter gidişe set çekecek bir potansiyel müttefik sayıldı, hasmâne tutum yerini dostça yaklaşıma bıraktı. Küresel kapitalizm eleştirisi de hakeza…

Gelinen noktada, bilhassa son birkaç yıldır ulusalcı anlatının büyük ölçüde pabucunun dama atıldığını, CHP ve de Kemalist medya tarafından pek kullanılmadığını görüyoruz. Hatta AKP’nin, siyaseti millîlik-gayrımillîlik ekseninde saflaştırması ışığında, ulusalcı cepheden geriye kalanların bir kısmının sınırları iktidarın çizdiği millîlik çerçevesine intisap ederken, büyük çoğunluğu ise gayrımillî ilân ediliyor. Kürt sorunu, Batı’yla ilişkiler, demokratikleşme konularında ulusalcı anlatıda yer bulan bazı unsurlar ise iktidar tarafından devşirilerek eski ulusalcılara karşı kullanılır durumda…

Can Beysanoğlu, 21 Ocak 2019