.: Vahap Coşkun

Uludere’nin ilk düğmesi

Uludere Katliamı, Mümtaz’er Türköne’nin de dediği gibi “AKP hükümeti için bir ‘bataklığa’ dönüştü; bu bataklığı hükümet kendi eliyle yarattı ve Türkiye’nin vicdanı hükümetin bu bataklıktan elini kolunu sallayarak çıkmasına izin vermiyor.”

Uludere , Kürtler için derin bir travmadır. 34 insanın katledilmesi, birbirine karışmış ceset parçalarının dağ başlarından toplanması ve cenazelerin katırlarla taşınmasında ortaya çıkan tablo -sadece Uludere ’de yakınlarını kaybedenlerde değil- bütün Kürtlerde sarsıntı yarattı. Kürtlerdeki “Sadece Kürt olduğumuz için başımıza her türlü felaket geliyor; katlediliyoruz, öldürülüyoruz” algısı, bu katliamla yeniden üretildi ve pekişti. Uludere , bir kimlik ve onur sorununa dönüştü.

Bu derece ağır bir sarsıntıyı atlatabilmenin aslında tek yolu vardı: Kürtleri ve tüm kamuoyunu tatmin etmek. Bu da, lafı dolandırmadan yapılan vahim hatanın kabulünü, acının paylaşıldığını içeren açık bir özür beyanını ve kısa sürede tamamlanacak etkin/adil bir soruşturmayı gerektiriyordu.

Yanlış tercih

Hükümete düşen “vuranın değil vurulanın yanında olduğunu” göstermesiydi. Yarayı sağaltacak süreç ancak bu şekilde başlayabilirdi. Fakat hükümet farklı bir yol tercih etti. Önce kadim devlet refleksini gösterdi. Başbakan, olayla ilgili gerekenin yapıldığını belirtti ve gitti Genelkurmay Başkanı’na teşekkür etti. AKP, olayın dallanıp budaklanmasını istemiyordu. Ne var ki, konuşulması engellenebilecek bir acı değildi bu. Ne kadar güçlü olursanız olun, herkesi her zaman susturamıyorsunuz. Nitekim her kesimden insan -yanlarında olduğunu göstermek için- Uluderelilerin taziyelerine katıldı, hissettiklerini topluma aktardı, acıyı ortaklaştırdı ve herkesi bir vicdan muhasebesine zorladı. Bu arada katliamla ilgili birçok bilgi medyaya yansıdı ve dolayısıyla Uludere’nin gündemden düşmesi imkânsızlaştı.

Bunun üzerine AKP, “olayla ilgili adli ve idari soruşturmalar başlatılmıştır, herkes bunların sonucunu beklesin” klişesine sarıldı. Lakin aradan 5 ay gibi bir süre geçmesine rağmen “Olay nasıl gerçekleşti, emri kim verdi, sorumlular hakkında ne tür işlemler yapıldı?” gibi en basit soruların cevabı dahi bulunamadı. AKP , süreci uzatmak, konunun unutulmasını sağlamak ve üzerini örtmek istiyordu. Bu da olmadı. WSJ’nın haberinden sonra tüm tartışmalar Uludere ’ye kitlendi ve dahası AKP içerisinde de farklı sesler çıkmaya başladı. AKP Sözcüsü, AKP ’li İçişleri Bakanı’nın açıklamasını “insani bulmadığını” söyleme noktasına geldi.

Başbakan, bu kez partisine konuşma yasağı koydu ve en ilkel milliyetçi/ırkçı söylemleri esas alan bir duruş sergilemeye başladı. Öldürülenlerin “kaçakçı” olduğunu belirtti, “onlar hiç mayınlara basmıyorlar” diyerek de PKK’li olduklarını ima etti. PKK’nin katlettiği masum insanlar ile Uludere ’de katledilenleri karşılaştırdı; böylece ölümlerini normalleştirmeye çalıştı. Başbakan, insanlarda adeta “ Uludere ’de öldürülenleri PKK’nin öldürdüklerine sayın” hissiyatını uyandıran bir politik dil kullandı. Bunun son derece ürkütücü olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım.

Farklı görüşler

Peki, AKP/Başbakan’ın bu politikayı yürütmesinin altında yatan neden ne? Çok sayıda görüş var ortalıkta. Kimi olanları geçirdiği hastalık ve ameliyat sonrası Başbakan’ın psikolojik durumunun bozukluğuna bağlıyor. Kimi, katliam emrinin bizzat Erdoğan tarafından verildiğini iddia ediyor. Kimine göre, TSK ile kurulan yeni iktidar bloğunun üzerine gölge düşürmeme düşüncesinin asıl etken olduğunu söylüyor. Kimileri ise, Başbakan’ın -yarı başkanlık veya başkanlık formunda- Cumhurbaşkanı olmak istediğini ve bunu garanti almak için milliyetçi hissiyatlara seslenen bir siyasete demir attığını belirtiyor.

Bunların bazıları da doğru olabilir, hepsi de. Benim kanaatim şu: Başbakan ve AKP ’de, çoğunluğun desteğini arkasına almış olmanın verdiği bir kibir ve “mutlak haklılık” duygusu var. Erdoğan, yanlış yaptığını/yapabileceğini kabul etmiyor. Her durumda haklı olduğuna duyduğu aşırı inanç, Erdoğan’ı bütün eleştirilere kapalı hale getiriyor. Eleştiri “istismar etmek, partiyi yıpratmak” olarak kodlanıyor, iktidarın faaliyetlerinin sorgulanmasından duyulan rahatsızlık hemen açığa vuruluyor. AKP ’ye yakın çevrelerden gelen eleştirilere bile tahammül edilemiyor ve -son Ali Akel örneğinde olduğu gibi- eleştiri yapanların sesi kesiliyor.

AKP’nin Uludere politikasının da böyle okunabileceğini düşünüyorum. Başbakan, Uludere ’de ilk düğmeyi yanlış ilikledi. Mağdurlara değil, faillere destek verdi. Başbakan’ın özür dilemesi, bu ilk adımından başlayarak tüm bir Uludere politikasının ve hatta Uludere ’ye sebebiyet veren devletçi-milliyetçi paradigmanın yanlış olduğunu kabul etmesi anlamına gelir. Bu, Başbakan’a ağır geliyor. Hatasını itiraf etmeyi ve bundan dolayı açık bir özür dilemeyi tasavvur edemiyor. Ekranlardan ve gazetelerden sürekli olarak hatasının afişe edilmesini ve özür talebinin dillendirilmesini hazmedemiyor. Bu nedenle eleştirilere yüksek dozda tepki veriyor ve tehditvari bir dille medyadan konuyu kapatmasını istiyor.

Toplumsal doku harap

Başbakan’ın bu tavrı, hayırlı bir sonuç vermez, tersine iki açıdan sorunları büyütür: İlki, Kürtlerdeki travmayı daha da derinleştirmesi. Başbakan’ın katliamın gerçekleşmesinden köylüleri sorumlu tutan, katliamı normalleştiren ve meşrulaştıran her sözü toplumsal dokuyu harap ediyor. Yanılıyor olabilirim ancak bir düşüncemi paylaşmak isterim: Görebildiğim kadarıyla Kürtlerin önemli bir kesiminde -buna AKP’ye oy verenler dâhil- Başbakan’ın diğer Müslüman halkların acılarına karşı duyduğu hassasiyeti, Kürtlerin acılarına karşı göstermediği yönünde bir algı var ve bu giderek güçleniyor. Filistinli çocukların katli karşısında haklı olarak dünyayı ayağa kaldıran Başbakan’ın, Ceylan Önkol’un bombayla parçalanması veya Uğur Kaymaz’ın kurşunlarla delik deşik edilmesi karşısında tek bir laf etmemesi, Kürtlerin hafızasında telafisi zor yaralara sebebiyet veriyor. Uludere politikasının bu yarayı daha fazla kanattığını düşünüyorum.

İkincisi, bütün bir politik ortamın zehirlenmesi ve politikaya otoriter bir dilin egemen olması. Karşılıklı “kalleş” ithamlarının havada uçuştuğu, “kirli kan-temiz kan” gibi açıkça ırkçı söylemlerin rahatlıkla kullanılabildiği bir ortam var bugün Türkiye’de. Türkiye ’deki toplumsal fay hatlarının daha fazla kırılmasına yol açan bu ortamdan bir an önce sıyrılmak gerekir. Siyasetin müzakereye açık ve demokratik bir havayı teneffüs etmesine ihtiyacı var. Aksi takdirde ne Kürt meselesi çözülür ne de anayasa yapılır!

Radikal 2, 03.06.2012