.: Mustafa Erdoğan

Ulema, Umera ve Gazetecilik

Çoğu kimse şu hikmetli sözü bilir: “Ulemânın makbul olanı umerâya uzak durur, umerânın makbul olanı ise ulemaya yakın durur.” Bugünkü dille söylersek, “iyi bilim adamı devlet adamlarından uzak durur, iyi devlet adamı ise bilim adamlarına yakın durur.”

Beni bu denklemin sadece “ulemâ” tarafı ilgilendiriyor; diğer tarafını varsın “umerâ”nın kendisi takdir etsin.

Gerçekten de bir bilim adamının iktidar sahiplerine yakın durmaya veya onlara kendini göstermeye çalışmasının hem ahlâken hem de bilimin “otoritesi” bakımından kötü sonuçları vardır. Hepsi bir yana, bir bilim adamının “devlet adamları”nın gözüne girme saikiyle hareket etmesi, onun söylediklerinin “bilimsel” doğruluğundan şüphe etmemizi gerektiren bir durumdur. Kendilerini iktidarlara göre ayarlayan bu gibilerin “doğrular”ı genellikle politik dönemlere bağlı olarak değişkenlik gösterir. Bunların, yakın olmaya çalıştıkları iktidar sahiplerinin yanlışlarına “yanlış” diyebilmeleri de zordur.

Her ne kadar vaktiyle bilginler için söylenmişse de, bugün bu sözdeki “hikmet”in gazeteciler için de geçerli olduğu açıktır. Elbette gazetecinin kategorik bir muhalif –“ille de muhalif- olma diye bir ahlâki yükümlülüğü yoktur; gazeteci tabii ki doğru yapılanı da görmek ve göstermek durumundadır. Böyle olmakla beraber, yapılanın “doğru” olduğunu görmek için bile onu yapan karşısında bağımsız olmak gerekir. İktidar sahiplerini eleştirebilmek söz konusu olduğunda bu evleviyetle böyledir. Her iki durum da, gazetecinin işini mesleğin gereklerine uygun yapması –yani, okuyucuya olup-bitenler hakkında doğru bilgiler vermesi- bakımından son derece önemlidir.

Gazetecilik mesleği elbette siyasetten uzak durarak yapılamaz, ama siyasete yakın durmak siyasetçiyle –özellikle de iktidarda olanıyla- özdeşleşmek anlamına da gelmez. Halka kamu işlerinin gidişatı hakkında doğru ve işe yarar bilgi verebilmek için gazetecilerin devlet adamlarını takip etmek, onlara soru sormak, onlardan mülâkat almak durumunda oldukları şüphe götürmez. Ancak bunu yapmak için iktidar sahipleriyle içli-dışlı olmak gerekmez. Gazetecinin iktidar sahipleriyle her zaman belli bir mesafede durması gerekir.

Türkiye’de bu duyarlılığı göstermeyen gazeteler ve gazeteciler vardır. Nitekim her dönemde siyasi iktidara yakın duran veya böyle olduğunu gösterme ihtiyacı duyan gazeteciler olmuştur. Böyleleri sık sık cumhurbaşkanı, başbakan veya bakanlarla ne kadar yakın olduklarını göstermeye yarayacak anekdotlar anlatmayı severler. İktidarın sözcüsü gibi davranan veya muhalefete iktidar adına muhalefet eden gazetecilerin varlığı da rastlanmadık durumlar değil. Yakınlıkları iktidarın kimliğine göre değişenler yanında, her iktidar döneminde gözde olan ve öyle kalmaya çalışan gazeteciler de vardır. Her iki grubun da konumu hem ahlâken hem de gazetecilik mesleği açısından problemlidir. 

Bu noktada, son olarak Türkiye’ye özgü bir tuhaflığa da dikkat çekmek isterim. Türkiye’de “devlet” ve “iktidar” zorunlu olarak “hükümet eden çoğunluk” anlamına gelmediği için, iktidar partisine mesafeli durmak da zorunlu olarak devlete ve iktidara uzak durmak anlamına gelmemektedir. İktidar partisine yakın olmakla itham ettiği gazete ve gazetecileri meslek ahlâkı adına değil de asıl iktidar –yani, bürokratik devlet- adına kınayan türden bir gazeteciliğin varlığı işte Türkiye’ye özgü bu tuhaflıktan kaynaklanmaktadır. Şu var ki, “tuhaflık” da olsa, bu durum kurulu düzenin değişmezliğinden yana taraf olanların kendilerini tarafsız gazeteci gibi göstermelerini bayağı kolaylaştırmaktadır. 

(Star-20 Kasım 2008)