.: Birol Akgün

Türkiye’nin kapasitesi test ediliyor

Suriye’nin Akdeniz’de bir Türk savaş uçağını düşürmesi sonrasında Türkiye’nin geliştireceği karşı stratejiler ve alacağı tedbirler Türkiye’de ve tüm dünyada ciddi bir tartışma ve heyecan yaratmış gözüküyor.

Hükümet adına yapılan açıklamalar Türkiye’nin son derece ihtiyatlı ve dikkatli bir siyasi dil kullandığını ve olaya fevri bir reaksiyon gösterilmeyeceğini ortaya koyuyor. Buna karşın, Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu’nun TRT’deki konuşmasında dile getirdiği, Türk uçağının açık kimliğiyle uçuş yaptığı, uçağın Suriye tarafından kazayla değil, hiç uyarılmadan bilerek vurulduğunu ve olayın uluslararası sularda meydana geldiğine ilişkin açıklamaları Akdeniz’de savaş rüzgârları mı esecek kaygılarını artırmıştır. Davutoğlu’nun, konunun BM Güvenlik Konseyi’ne ve NATO’ya taşınacağına yönelik açıklamaları ise olayın yalnızca Suriye ve Türkiye arasındaki bir olay olarak değil, Rusya ve İran’ı da içeren daha geniş kapsamlı bölgesel ve küresel bir sorun olarak görüldüğüne de işaret etmektedir.

Burada üzerinde durulması ve analiz edilmesi gereken başlıca noktalardan biri, savaş uçağının düşürülmesinin münferit bir olay olmadığı; aksine Türkiye’nin bölgeye yönelik izlediği politikalardan rahatsızlık duyan bazı güçlerin son yıllarda Türkiye’nin iradesini sarsmak ve güç kapasitesini test etmek için giriştiği eylemler dizisinin bir parçası olduğudur. Bilindiği üzere Türkiye, AK Parti iktidarı döneminde son on yılda ülkenin hem iç politikasını hem de dış politikasını yeniden tanımlamıştır. Artık Türkiye, NATO gibi Batı’nın güvenlik örgütlerine üyeliğini devam ettirse de, dış politikasını tek eksenli olmaktan çıkarmış, çok boyutlu ve çok eksenli hale getirmiştir. ABD gücünün zayıflamasının da etkisiyle Türkiye hem ekonomik hem de siyasi gerekçelerle Ortadoğu’ya geri dönmüş; bölgedeki gelişmeleri etkileyen bir aktöre dönüşmüştür. Arap Baharı sürecinin yarattığı imkânlar ve fırsatlar da Türkiye’nin elini güçlendirmiştir. Ayrıca Türkiye, tarihin önüne serdiği bu fırsatı kullanacağını ve Ortadoğu’daki değişimi yöneteceğini bizzat Davutoğlu’nun ağzından tüm dünyaya deklare etmiş bulunuyor.

Ancak uluslararası politika alanında çalışanların iyi bildiği bir gerçek de şudur: Bölgesel ve küresel düzlemde güç değişimleri kendiliğinden ol(a)maz. Liderliğe oynayan ülkelerin güçleri, siyasi iradeleri ve askerî güç kapasiteleri sürekli olarak ve sıklıkla test edilir. Bu anlamda Türkiye’nin özellikle Suriye’deki değişim sürecinde halktan yana ve rejim aleyhine aldığı pozisyon, Suriye üzerinden bölgedeki dengeleri etkileyen Rusya ve İran gibi ülkeler ile eskiden beri bölgedeki dinamikleri etkileyen İsrail gibi güçleri rahatsız ettiği de aşikârdır. Bu bağlamda Suriye, İran, Rusya, İsrail ve Kıbrıs Rum yönetimi arasında Türkiye’nin bölgedeki artan ağırlığı karşısında zımni bir ittifak da oluşmuş durumdadır.

Bu çerçevede Doğu Akdeniz’de İsrail ile Rum kesimi arasında Türkiye aleyhine artan yakınlaşma, yalnızca deniz altındaki doğalgaz ve petrol kaynakları üzerindeki masum bir ticari işbirliğini çoktan aşmış; ortak tatbikatlara uzanan bir güvenlik ittifakı boyutuna taşınmıştır. Öte yandan Şam yönetimi de giderayak yeniden PKK ile işbirliğine giderek, PKK içindeki Suriye kökenli militanları Türkiye aleyhine kışkırtmaktadır. Son Dağlıca olayındaki saldırı ile daha önceki Çukurca gibi ağır zayiat verilen saldırılarda Suriye’nin etkisi olduğu söylenmektedir. İran’ın da Esed’i korumaya yönelik refleksle hareket ettiği ve Suriye rejiminin elini güçlendirmek için strateji, taktik, silah vb. yardımlarda bulunduğu bilinmektedir. Son uçak düşürme olayında ise Rusya’nın Şam’a verdiği uzun menzilli SAM füzelerinin kullanılmış olduğu medyaya yansımıştır. Nitekim Türk savaş uçağının Suriye tarafından düşürüldüğüne ilişkin haberler de öncelikle Rus haber ajansları vasıtasıyla dünya kamuoyuna geçilmiş ve olaya ilişkin bazı dezenformatif bilgiler de verilmiştir.

Tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde Türkiye’nin bölgedeki ve dünyadaki artan gücünün bölgedeki diğer aktörlerin çıkarları ile nasıl senkronize edileceği, Türk hükümetinin kritik olaylarda göstereceği reflekslerle ölçülmeye çalışılmaktadır, denilebilir. Bu perspektiften bakıldığında 2003’te Kuzey Irak’ta Türk askerine yönelik çuval geçirme hadisesi; 2010’daki Mavi Marmara olayında 9 Türk yardım gönüllüsünün İsrail askerlerince öldürülmesi ve ülke içinde kritik zamanlarda kritik hedeflere yönelik PKK eylemleri (İskenderun deniz üssüne saldırı, Tokat-Reşadiye saldırısı, Çukurca saldırısı ve son Dağlıca baskını ile hatta Uludere gibi vakalar) arasında ciddi bir ilişki olduğu söylenebilir. Hepsinin ortak yönü, Türkiye’yi bölgede bağımsız bir güç olma iradesinden vazgeçirmeye çalışmak ve hükümetin söylemlerinin ülkenin askerî-teknolojik kapasiteyle ne kadar desteklenebileceğini ölçmeye çalışmak olduğu iddia edilebilir.

Türkiye her defasında uzun dönemli iddialarından vazgeçmeden tüm bu olayları ve saldırıları olgunlukla ve devlet ciddiyeti ile karşılamış; çoğu zaman Başbakan’ın ağzından kamuoyunu eğitmek için bir fırsat olarak da kullanılmıştır. Her tartışma Türkiye’deki sıradan insanın kafasında büyük güç olmanın zahmetsiz ve maliyetsiz olmayacağı anlayışını yavaş yavaş yerleştirmeye başlamış; kamuoyu gelişmeleri sabır ve tevekkülle karşılamıştır. Zira Türkiye’de yaşayan ve bir parça tarih okuyan herkesin derin bilincinde şu vardır: Yeni Türkiye’nin amacı bölgede Batılıları kovup kendi çıkar düzenini kurmak değildir. Bu bağlamda, Suriye ile yaşanan gerilimleri savaşa dönüştürmeden uluslararası hukuk ve diplomasinin araçlarını kullanarak idare etmek ve atılacak adımlar konusunda geniş bir toplumsal konsensüs sağlanması son derece önemlidir. Yoksa zaten gerilimli olan bölgedeki her bir münferit olay, fevri bir hareketle (1914 yılının olayları gibi) uzun süren bölgesel çatışmalara dönüşebilir. Bu da en çok yükselen Türkiye’yi ve zihnimizdeki yeni Ortadoğu’nun gerçekleşmesine engel olacaktır. Ancak hem caydırıcılık gücünü korumak hem de bölge halklarının zihnindeki güçlü Türkiye imajını korumak için, Türkiye uçak olayı karşısında sessiz kalmamalı, uluslararası hukukun elverdiği tüm imkânlar sonuna kadar kullanılmalıdır.

 

Zaman, 26.06.2012

Ayrıca bakınız...

atilla-yayla-11

Emek, değer belirleyen midir, değeri belirlenen midir?

Yıllar öncesinde bir gün üniversitedeki odamın kapısı vuruldu. Bir kız öğrenci çekingen bir tavırla içeri ...