.: Adnan Küçük

Türkiye’de partili cumhurbaşkanlığı dönemi

16 Nisan 2017 günü halkoylaması yoluyla halkın onayladığı anayasa değişikliği ile Türkiye’de hükümet sisteminde esaslı değişiklikler oldu. Bu, Cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleştirilen en kapsamlı ve esaslı anayasa değişikliğidir. Bu değişikliğin hükümet sistemi ile ilişkili olan kısmı ile parlamenter sistemden, muhtevası başkanlık sisteminin gerekleri ile uyumlu olan, kendine özgü cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmiştir.

Anayasa değişikliğinde yer alan hükümlerinden birisi de seçilecek cumhurbaşkanı ile partiler arasındaki ilişki ile ilgilidir. Anayasanın ilk metninde yer alan, “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir (md. 101/4)” hükmü anayasadan çıkarılarak, partili cumhurbaşkanlığının yolu aralanmış oldu. Bu değişiklikle cumhurbaşkanı seçilecek kişi ile partiler arasındaki ilişki yönünden üç muhtemel durum ortaya çıkmıştır. Birincisi, hiçbir partiye üye olmayan cumhurbaşkanı; ikincisi, belli bir siyasi parti ile formel üyelik ilişkisi bulunan partili cumhurbaşkanı; üçüncüsü, hem formel olarak bir siyasi partinin üyesi hem de genel başkan olan partili cumhurbaşkanı.

AK Parti’nin kurucu genel başkanı olan ve 2014 yılında Cumhurbaşkanı seçildikten sonra AK Parti ile üyelik ilişkisi sona eren Recep Tayyip Erdoğan, bu anayasa değişikliğinin kabulünden sonra 2 Mayıs 2017 günü tekrar AK Parti’ye üye oldu. Daha sonra 21 Mayıs 2017 günü yapılan 3. Olağanüstü Kongrede AK Parti Genel Başkanlığına seçildi. Artık Türkiye’de bu şekilde hukuken ve fiilen partili cumhurbaşkanlığı sistemi başlamış oldu.

Partili cumhurbaşkanlığı modeli, her ne kadar Sayın Erdoğan’ın AK Partiye üye ve genel başkan olduğu dönemde pek tartışma konusu yapılmadı ise de, Anayasa değişikliğinin halkoyuna sunulduğu dönemde en çok tartışılan konulardan biri de Cumhurbaşkanının partili olabilmesini öngören hükümdü. Bu tartışmalar kapsamında, Cumhurbaşkanının belli bir partinin üyesi ve genel başkanı olmasının, onun tarafsızlığı ile çelişeceği belirtilmekte, partisiz ve tarafsız cumhurbaşkanının bir yığın faziletlerinden söz edilmekte idi. Bu eleştiricilere göre, belli bir partiyi temsil eden Cumhurbaşkanı, taraflı kimliği ile devletin ve milletin birlik ve bütünlüğünü temsil edemeyecek; bu kişi, Türkiye’nin değil, sadece belli bir parti tabanının Cumhurbaşkanı olacaktır. Bunun, cumhuriyetin bütüncül yapısı ile bağdaşırlığı bulunmamaktadır. Bütün bu değerlendirmelerin, hem muhteva olarak başkanlık sisteminin gerekleri ile uyumlu olan Cumhurbaşkanlığı sisteminin tabiatı ile hem de dünyadaki örnek uygulamalarla uyumlu olduğu söylenemez. Hatta Cumhurbaşkanının sembolik yetkilere sahip olmasını öngören parlamenter sistemin benimsendiği 1961 Anayasası ile Cumhurbaşkanının nispeten güçlendirildiği 1982 Anayasası’nda yer alan “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir (md. 101/4)” hükmü, dünyada uygulanan parlamenter sistem pratikleri ile uyumlu değildir. Şöyle ki;

Batı’daki pratikler

Parlamenter sistemlerde Cumhurbaşkanı, siyasi etkinliği olmayan, sembolik yetkilere sahip bir kişidir. Siyasi etkinliğinin olmayışı, onun ilk bakışta siyasi olarak tarafsız olmasını lüzumlu kıldığı yönünde bir izlenim vermiş, bu yönünde bir beklenti ortaya çıkmış olabilir. Çünkü o, belli bir siyasi politikanın tatbik edicisi konumunda bir kişi değildir. Fakat Batı’daki pratikler, hiç de bu beklenti ve izlenimle birebir uyumlu değildir. Batıda parlamenter hükümet sisteminin uygulandığı ülkelerin anayasalarında, Cumhurbaşkanlarının bir siyasi parti üyesi olmasını yasaklayan bir hükme pek rastlanmaz. Almanya, Avusturya, İtalya, İrlanda, Yunanistan gibi bazı ülkelerin anayasalarında, cumhurbaşkanlığı görevi ile bağdaşmazlık arz eden konuların düzenlendiği hükümlerde, her ne kadar cumhurbaşkanının parlamento üyesi olmasını veya gelir sağlayıcı bir kamusal veya özel kurum ve kuruluşlarda görev almalarını men eden hükümler mevcut ise de, bunların hiçbirinde cumhurbaşkanının parti üyesi olmasını yasaklayan bir hüküm yoktur. Parlamenter sistemin uygulandığı ülkelerin birçoğunda devlet başkanları siyasi etkinliğe sahip değil iseler de, onların fiiliyatta siyasi etkinliğe sahip olmalarını önleyecek bir anayasal hüküm yoktur. Kaldı ki, parlamenter sistemlerde de Cumhurbaşkanlarının birçoğu siyasi kimliği olan kişilerdir. Bu kişilerin, partili üyelerden teşekkül eden ve siyasi bir organ olan parlamento tarafından seçilmeleri ve çoğu kereler cumhurbaşkanlarının daha önce belli bir partiye üye olmaları, bir kısmının belli bir partinin genel başkanı olması, onların belli bir siyasi eğilime sahip olmalarını mümkün kılmaktadır. Bunu, demokratik siyasi hayatın tabii akışının bir gereği olarak görmek gerekir. Bir kişi şayet bir partiye mensup, hatta onun genel başkanı ise, Cumhurbaşkanı olduktan sonra onun fiilen bu siyasi kimlikten uzak kalmasını beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır.

Cumhurbaşkanının siyasi etkinliğinin minimum olduğu parlamenter sistemlerde, Cumhurbaşkanının belli bir parti ile ilişkisini sürdürmesi men edilmediği halde, Cumhurbaşkanlığı sisteminde, yürütmenin başı ve sahibi olan, hem başbakanlık hem de devlet başkanlığı sıfatlarını birlikte bünyesinde toplayan, belli bir siyasi politikanın aktif uygulayıcısı konumunda olan Cumhurbaşkanının mutlaka partisiz olması gerektiğini savunmak, bu sistemin tabiatı ile esaslı bir şekilde çelişir. Nitekim dünyadaki pratikler de bunu öngörür.

Başkanlık sistemlerinde başkanın (Türkiye’de Cumhurbaşkanı) yetkileri en üst düzeye çıkmaktadır. Başkan, hem Cumhurbaşkanının, hem de başbakan ve hükümetin yetkilerinin tamamına sahiptir. Türkiye’deki sistemde Cumhurbaşkanı, siyasi yetki ve etkinliği en üst düzeyde olan kişi olarak, hükümet politikalarını belirleme ve uygulama yetkilerini haizdir.

Diğer yandan Cumhurbaşkanının seçim kampanyalarını yürütebilmesi, yaygın bir teşkilat yapılanmasının faaliyetlerini lüzumlu kılar. Nitekim bu zorunluluk sebebiyledir ki, başkanlık sisteminin uygulandığı ülkelerin bir çoğunda başkanlar formel olarak belli bir parti ile üyelik ilişkilerini sürdürebilmektedir. Mesela başkanlık sisteminin uygulandığı ABD’de başkanın partisi ile ilişkisini kesmesini öngören bir anayasa ya da kanun hükmü mevcut değildir. Kısaca anayasal olarak, partili başkanlık için müsait bir anayasal sistem söz konusudur. Bu ülkede başkanın, Türkiye’dekine benzer bir şekilde genel başkan olmasa da, partisi ile formel ilişkisi devam etmektedir. Hatta başkan adayı, başkanlık seçimi öncesi evrede, parti teşkilatlarının tabanından süzüle süzüle seçilerek geldiği için, partisinden kopması mümkün değildir. Keza, Brezilya’da, anayasaya göre, başkanlık seçimlerinde mutlaka bir siyasi parti adına aday gösterilir. Bu ülkede de başkanın partisinden bağlarını kopararak görev yapması mümkün görünmüyor.

Başkanlık sisteminin tatbik edildiği Güney Kore ve Arjantin anayasalarında, her ne kadar Başkan seçilen kişinin seçildikten sonra partisi ile resmi bağını ortadan kaldırmasını öngören amir hükümler mevcut ise de, bu ülkelerde, tarihi olarak güçlü siyasi geleneklere ve parti yapılanmasına sahip olmanın pratik bir neticesi olarak, fiiliyatta başkan ile partisi arasındaki ilişkiler farklı şekillerde de olsa devam etmektedir. Anayasadaki bu hükümlerin fiiliyatta uygulanırlığının sağlanabilmesi pek mümkün olamamaktadır. Halk tarafından doğrudan seçilen, belli bir siyasi tabana sahip olan, parlamenter sistemlerdeki siyasi kimliğe sahip olan başbakanların rollerini de üstelen başkanın (Türkiye’de cumhurbaşkanı) siyasi yönden tarafsız olmasını beklemek, siyasi gerçekliklerle de bağdaşmaz.

Siyasi gerçeğin zorlanması

Bu vesileyle, Türkiye’de 2017 Anayasa değişikliği ile benimsenen Cumhurbaşkanlığı sistemi ile uyumlu olarak, Cumhurbaşkanının belli bir siyasi partinin üyesi ve genel başkanı olması, hem Batı’daki uygulamalarla, hem bu sistemin tabiatı ve temel mantığı ile hem demokratik ilkelerle, hem de Türkiye’deki siyasi kültürel gerçekliklerle uyumludur. Aksi yöndeki bir anayasal düzenleme, siyasi gerçekliklerin zorlanması, tabiri caizse suyun tersine akıtılmaya çalışılması, Cumhurbaşkanlarının anayasal hükümlere aykırı bir şekilde daha önce mensubu olduğu partisi ile olan ilişkilerini informel olarak sürdürmeye zorlanması neticesini ortaya çıkaracaktır. Bütün bu sebeplerle, Türkiye’de partili cumhurbaşkanlığı yolunun açılmış olmasıyla, hem formel, hem de informel olarak anayasa ile uyumlu bir düzenin kurulması mümkün hale gelmiş olmaktadır. Bu durum, anayasal olarak hukuken ve fiilen, Cumhurbaşkanlığı sisteminin uygulanışında rahatlama sağlayacaktır. Siyasi olarak etkin olmak zorunda olan Cumhurbaşkanı, ancak bu zeminde politikalarını etkin bir şekilde icra edebilir. Belki yakın bir gelecekte, bazı partilerin Cumhurbaşkanlığı için çatı aday göstermeleri kısmen rağbet görse de, orta ve uzun vadede, muhalefetin de mutlaka daha kapsayıcı ve kucaklayıcı partili adaylarla seçim yarışlarına girmeleri söz konusu olabilecektir. Bu sayede, uzlaşıcı ve kapsayıcı adaylar ekseninde şekillenen partilerin politikaları da bu yönde gelişecektir. Bu da demokrasimizin pekişmesi yönünde olumlu katkılar sağlayacaktır. Belki de yeni sistemin ülkeye sağlayacağı en büyük kazanım da bu olacaktır.

Star Açık Görüş, 01.07.2017

Ayrıca bakınız...

15 Temmuz direnişine rağmen hâlâ darbe mümkün mü

15 Temmuz direnişine rağmen hâlâ darbe mümkün mü?

Önce birincisinden başlayalım. 15 Temmuz darbe girişimi durduk yere ortaya çıkmadı. FETÖ’cülerin de içerisinde yer ...