.: Mehmet Ali İlkaya

Türkiye’de Devlet Piyasa İlişkisi, İki Dönem Manzarası

Bu yazının konusu Ak Partinin iktidarında geçen yılların devlet-piyasa ilişkisi açısından iki dönem temelinde incelenmesidir. Baştan ifade etmek gerekir ki; Türkiye hiçbir zaman serbest piyasa düzenini yaşayamadı. Yaşananlar kısmî piyasa etkinliği yani kapitalizm ile sınırlı ilişkiden başka bir şey değildi. Aşırı devletçi ekonomik sistem arıza yapınca Menderes, Özal ve Erdoğan hükümetleri piyasaya açıldılar, ülkeyi sosyo-ekonomik çöküşten kurtardılar. Üç lider, bir yandan piyasanın önünü açarken bir yandan da devletçilik hastalığının belirtilerini gösterdiler.

Ak Parti hükümeti iktidara geldiğinde önemli reformlar yaptı, para politikasını dengeledi, kamu harcamalarında disiplini sağladı. Bu tasarruflar etkili oldu; ekonomik yapı güçlendi, piyasa etkinliği arttı. Atıl ve tamamen verimsiz kamu kurumlarının, KİT’lerin bazıları kapatıldı veya satıldı. Kamu personeli alımına bir denge getirildi, bu politikaların önemli semereleri de görüldü. TL’nin değeri ve itibarı arttı, IMF gibi kuruluşlara olan bir asırlık borç ödendi. Merkezî hükümetin yatırım ağı, yerel yönetimlere doğru kaydırıldı, böylece kaynakların daha etkin, daha hızlı kullanılması sağlandı. Bütün bu adımlarla birlikte temel yapı değiştirilemedi: “serbest piyasa” tam olarak hayata geçemedi. Bunlardan hareketle, Ak Parti hükümetlerinin devlet-piyasa ilişkisini iki dönemde inceleyebiliriz.

Birinci dönem 2008 yılına kadar olan dönem. İlk dönemi, sınırlı piyasa dönemi (limited market) olarak adlandırabiliriz.  Bu ilk dönemde, ekonomik büyümenin özel sektör aracılığıyla gerçekleştirilmesi,  devletin ise, makro ekonomik dengeler, temel altyapı (yol, baraj, hava limanı gibi) hizmetlerini sağlaması tercih edildi. Ak Partinin ilk dönemde izlediği insan kaynakları hedefini; “bakkalın, market kuran oğlu” perspektifi olarak değerlendirmek mümkündür. O günlerde; “devletten iş-aş isteyenlere” karşılık: “devlet iş kapısı değildir, herkese iş veren kamu olmayacağız” yanıtları veriliyordu. Kamu görevlilerinin sözleşme yapılarak istihdam edilmesi, kamu yönetiminde reform girişimleri hiç eksik olmuyordu. Görece daha piyasacı bu dönem 2008 ekonomik krizi ile birlikte sona erdi.

2008 Krizi özellikle reel sektörde işsizlik sorununu ortaya çıkardı. Medyanın olayı dramatize etmesi ve yapısal ek desteklere rağmen sonuçta; yerel yönetimler seçimlerinde (Mart, 2009) Ak Parti’yi % 38 oy oranına geriletti. Böylece devlet-piyasa ilişkisinde ikinci dönem başlamış oldu. Bu tablodan kamu personeli alımlarının artması, büyük yatırımlar yapılması ve para politikasına MB eliyle müdahalenin yapılması tercih edildi. Son yıllarda kamu personelinin on bin, kırk bin … gibi rakamlarla işe alındığını görüyoruz. 2003-2013 döneminde kamuya 727,467 personel alındı (DPB). Kamu personelinin sosyo-ekonomik durumlarında da önemli iyileştirmelere gidildi. Tasarruf kalemlerinde ise beklenen adımlar atılamadı. Otomobil, sosyal tesis, vb. cari harcama kalemlerinde bir azaltmaya gidilemedi. Artık kamu personeli hacimce o kadar büyüdü ki neredeyse tek başlarına sosyal bir taban oluşturuyorlar. Merkezî yönetim bütçesinin % 30’dan fazlası personel giderleri olarak ayrılıyor. Sosyal güvenlik sistemindeki devlet tekeli, eğitimde devlet tekeli, askerî harcamalardaki büyük kaynak israfı devam etti. Yerel yönetimler de boş durmuyor; belediyeler adeta memur kaynıyor, orta büyüklükte bir belediyede birkaç şehirde bulunan taksi şoförü kadar şoför istihdam edilmiş. Her yerel yönetim merkezi, çok sayıda işçi alacağını vaat ediyor.   İçinde yaşadığımız süreçte ikinci dönem (daha devletçi) uygulamalarının devam edeceğini görüyoruz. Hükümet, kamu personeli alımlarına devam edeceğini beyan ediyor, büyük altyapı hizmetleri ise yüklenici yerli yabancı veya ortak girişimlere yaptırılıyor. Enerji ithalatı, savunma sanayi gibi ekonomik faaliyetlerde tek söz sahibi hâlâ devlet olarak görülüyor. Ak Parti hükümetlerinin birinci dönem olarak adlandırdığım sınırlı piyasa sürecinde “bakkalın oğlunun market kurması” çizgisinden sapıldığını ve: “bakkalın oğlunun devlet memuru yapılması” noktasına gelindiğini görüyoruz.

Ekonomik sistemimiz bu günlerde “kırılgan” görüntü arz ediyor. Siyasal krizin ekonomik bir krize dönüşme ihtimali her geçen gün artıyor. Yol yakınken devlet-piyasa ilişkisinin rotasını ilk döneme (2002-2008) döndürmekte yarar vardır. Unutmamak gerekir ki; siyasetin celladı daima ekonomik krizler olmuştur.