.: Yorum Analiz

Türkiye’de Demokrasi – Tayfun Gümüş

Türk Siyasi yaşamının içerisinde, demokratikleşme sürecinin bugünkü kodlarını ve bu kodlar sonrasında yürürlüğe konan uygulamaları anlayabilmek adına onun Cumhuriyetin hemen kuruluşunda nasıl bir formülasyon gözetilerek vücuda getirildiğine bakmak icap eder. Türk toplumu tarihinden tevarüsle devleti kutsallaştıran bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı şekilde cumhuriyet deneyimiyle demokrasinin geldiğinin yöneticiler tarafından salık verilmesi (pratikte çoğu zaman demokrasinin örneklerini 1950’lere kadar göremeyiz), halkın da tüm bu yaşananları içselleştirememesi sonucu demokratikleşme süreci tamamlanamayan ama girişim çabaları da bitmeyen bir sürece dönüşmüştür. Kemal Karpat’ın veciz ifadeleriyle söylersek “Türkiye’nin tarihi demokratikleşme girişimlerinin tarihidir.” Devletin kutsallığı teması ise Türk demokrasisini anlama adına irdelenmesi gereken bir husustur. Devletin kutsanarak yüceltilmesi Osmanlı’dan Cumhuriyetin kurucularına sirayet etmiş, onlar da siyaseten yerlerini, iktidarlarını muhafaza edebilmek için bunu siyasî bir formül olarak kullanmışlardır.
Osmanlı’dan bu yana “merkez” olarak ifade edilen siyasî güç kuşkusuz devlettir. Devlet otonom bir kurumsal varlık olarak siyasetin başat bir unsurudur. Bundan dolayıdır ki Türk siyasetinden öteden beri devlet merkezli, devlet ağırlıklı bir yönetim geleneği mevcuttur. Sivil alandaki ilişkileri belirleyen, açları doyuran, işsizlere iş bulan, hukuk normalarını düzenleyen, en sıradan gündelik işleri bile dizayn etmeye aday bir kurumsal otonom bir yapı olarak ortaya çıkan bu devlet, Türkiye’de demokratikleşme serüvenlerinde yaşanan kriz ve benzeri hadiselerin de ana aktörüdür. Heper’e göre Osmanlı’dan Cumhuriyet’e merkezî, dolayısıyla merkezin siyasal gücünü tanımlayan unsur açık bir şekilde devlettir. Heper’in ifadesiyle “Türkiye siyasî tarihi bir ‘aşkın devlet’ tarihidir. Çünkü Türkiye Osmanlı’dan aşkın bir devlet, zayıf bir toplum miras almıştır.” Dolayısıyla devlet Türkiye’de egemen bir durumdadır. Siyasetin temel dayanağı olarak ortaya çıkan “devlet” ile devletin dışında kalan “toplum” arasında yaşanan çatışma Türk siyasal yaşamını oluşturmaktadır. Zahiren devletin bekası için, ama batınen kendi iktidarları için devletçi, vesayetçi bir politika geliştiren devletçi-seçkinci grup bireysel farklılıkları ve birey/toplum haklarını her daim devletin bekasına karşı birer tehlike olarak görmüşlerdir. Bu da Türk siyasî yaşamının temel karakteristiği haline gelmiştir.
Avrupa feodal sistemi, merkezileşmenin zayıflaması, burjuva ve kral arasında karşılıklı yükümlülüklerin olması demokrasinin yükselmesine sahne olurken, Türkiye’deki demokrasi aniden, halkın talebi ve desteği olmaksızın ve belki de en önemlisi merkezileşme çabaları ile uygulamaya konulmuştur. Tüm bunlar demokrasimizin zayıf temeller üzerine bina edilmesine neden olmuştur. Osmanlı Devleti’ni bir “Ancien Regime” olarak gören yeni devletin kurucuları eski, çağdışı kalmış ve tek bir sülalenin sahip olduğu iktidarı yıkıp, bilimi ve özgürlüğü esas alan yeni devletin yönetimini halk ile paylaşacaklarını ve cumhuriyeti inşa edeceklerini vaat etmişlerdi. Ancak çok kısa bir zamanda ortaya konulan söylemler ve icra edilen eylemler durumun hiç de böyle olmadığını ortaya koymuştu.

ABD Başkanı Lincoln tarafından “Halkın halk eliyle ve halk için yönetilmesi” olarak tanımlanmıştı, demokrasi. Oysa bu ortaya çıkan yeni rejimde iktidara gelme ve iktidardan uzaklaşma halkın elinde değildi. Seçime giren tek bir partinin mevcudiyeti, eleştirilemez ve hatadan münezzeh addedilen bir Cumhurbaşkanının varlığı, yenilik, inkilap ve çağdaşlaşma adına yer yer aşağılayan ama en iyi niyette bile yönetenlerle eşit kabul edilmeyen ve toplumun büyük bir kısmını oluşturan Anadolu insanını yok sayan siyasal iktidara hayat vermekteydi.

Türk siyasi yaşamının 1960’dan itibaren neredeyse her on yılda bir olacak şekilde darbe ya da darbe girişimlerine maruz kalması, bunları yapanların (millet adına ama milletin desteği olmadan) muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak amacıyla ülkenin banisi olarak addedilen Mustafa Kemal’in aziz (!) mirasına saygı amacıyla yapılmış olması demokrasinin kemale erdirilmesinin önünde en büyük engeli oluşturmaktadır. Dahası, Cumhuriyetin kuruluşundaki mezkur seçkinci tutumun hâlâ devam ettiğinin de en büyük kanıtıdır. Bilindiği üzere Türkiye’de modernleşme daha çok kültürel alanda yapılmaya çalışılmış, ekonominin iyileştirilip ıslah edilmesi ya da halkın elindeki üretim güçlerinin dönüşümü ve devrimi bağlamındaki yapılması gerekenler göz ardı edilmiştir. Dolayısıyla sosyo-ekonomik açılardan gelişemeyen halk kitleleri, toplumu dönüştürmeyi kendilerine misyon olarak belirleyen batıcı-laik bürokrat kitlesinin karşısında pasifize edilmiştir. Bir nevi oyun kurucu vasfını tek tarafın üstlendiği bu oyunda iktidarı elinde tutanlar hem siyasî alanda hem de ekonomi alanında ülkenin tüm kaynaklarını elinde bulundurmak suretiyle Küçükömer’in ifadeleriyle ülkeyi “yarı sömürge” olarak ellerinde tutmaktadırlar. Osmanlı’dan tevarüs eden bu Cumhuriyet’in batıcı-laik bürokrat sınıfı yeni rejimin gereği olarak bir seçim fırsatı belirdiğinde ülkenin meşru muhalefetine karşı gardını alarak onları devleti yıkacak “öteki” olarak nitelendirmişler ve devleti her daim elde tutabilme imkânını aramışlardır. Bu çabayla, sivil toplum alanını daraltmışlar ve “dışarıdan” gelebilecek yıkıcı darbelere karşı eldekinin muhafazası adına konumlanmışlardır. Bunların sonucunda ise toplum desteğinden uzak olarak iktidar olabilmişler, halkın iradesinin ortaya kısmen de olsa konabildiği gerçek seçimlerde ise iktidarlarını kaybetmişlerdir.

İktidarın seçkinci bir bürokrat sınıfı tarafından elde tutulması Türkiye’de demokrasinin önünde çok uzun yıllar en önemli tehlike olarak belirmiştir. Bugün bütünüyle yok edilemeyen bu anlayış hâlâ daha demokratikleşmenin önünde bir set olarak bulunmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’de hâkim olan demokrasi anlayışı, özgürlükçü bir anlayıştan oldukça uzak bir görüntü vermektedir. Öğün’ün ifadeleriyle “Türkiye’de demokrasi kültürü ya da anlayışı, antik demokrasinin saflığı düzeyinde kalmıştır. Demokrasiden anlaşılan yalın bir eşitlikçiliktir. Bu bağlamda Türk demokrasisi bütün modern donanımına rağmen, dünyanın en arkaik demokrasilerinden biridir.” Bidayetinden bu zamana kadar kendi yurttaşlarına gerçek anlamda özgürlükçü bir sistem olmaktan oldukça uzakta olan Türk demokrasisi, liberal demokrasinin olmazsa olmaz ilkeleri arasında bulunan “devletin sınırlılığı” ilkesini yürürlüğe koyamamış, zaman içerisinde devleti hep büyütegelmiştir. Böylece devlet dışında varlığını idame ettiren “sivil alan” gerçek manada hayatiyet bulamamış, aslî fonksiyonlarını yerine getirememiş ve devlet üzerinde kayda değer bir etkiye sahip olamamıştır.

Hiç şüphesiz tek parti döneminin sona ermesi ve ardından Demokrat Parti iktidarının cumhuriyetin kuruluşundan beri ilk defa “çevre” ile buluşması demokratikleşme yolunda önemli bir kırılma noktası olmuştur. Buna rağmen demokratikleşme yolu uzun bir yol olarak görünmektedir, Türkiye için. Demokrat Parti sonrasında yaşanan muhtıra, darbe veya darbe girişimleri Türkiye’nin tüm kazanımlarını yok etmekle kalmamış, halkın demokratik bir düzenin sağlanabileceği yönündeki motivasyonu da yok etmiştir. Halkın desteğinden mahrum olan bir siyasî sistemin ise sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi pek mümkün değildir. “Demokrasinin Avrupa’da halkın hemen hemen bütün kesimlerinin destek ve katkılarıyla tedricî olarak bugünkü halini alması” hususu bizde tamamen farklı seyretmiştir. Türkiye’deki demokratikleşme sürecinin Avrupa’daki gibi tedricî ve halkın katılımıyla olgunlaştırılmak yerine; üstenci bir tutumla, tepeden ve aniden yapılması, mevcut demokrasi anlayışımızın şekillenmesinde başat bir role sahiptir. Devlet aygıtının dışında kalan, birey ya da birey gruplarının içinde yer aldığı bir yapı olan sivil toplum, mensuplarının devletle herhangi bir icbar olmaksızın bir araya gelebilip görüş veya önerilerini aktarabildikleri yerdir. Kendi yapılanmasını tamamlayan ve devletin dışında kalan üyelerinin hak ve özgürlüklerini, fayda ya da menfaatlerini savunan sivil toplum yapılanması demokrasinin en önemli unsurlarından olan “devletin vatandaşların lehine sınırlandırılması” ilkesini gerçekleştirmek adına önemli bir işleve sahiptir. Vatandaşın sivil hak ve özgürlüklerini teminat altına almak, devlete karşı sivil alanı güçlendirmek, devlet karşısında savunmasız olan bireylerin, çoğunluğun baskısına karşı ise azınlığın hakkını savunmak ve böylece devlete karşı bireyin feda edilmemesi sivil toplumun gelişmesine bağlıdır. Tüm bunların yanında, Türkiye’deki uygulamasından bağımsız olarak demokrasinin zayıf yönünü oluşturan bir özellik vardır. O da demokrasinin bazen “çoğunluk tiranlığı”na yol açabilmesi sorunudur. Bu durum, azınlık olan vatandaşların haklarının örselenmesine, iktidara oy veren kitlenin karşısında yer alanları bir birey olarak görüp haklarını gözetmeme ve çoğunluk oyuyla iktidar olunduğu için (Demokrasi çoğunluğun iktidarı diye tanımlansa da aslında çoğu zaman bir siyasi partiyi iktidara taşıyan halk kitlesi toplumun çoğunluğu değil, seçime katılanların içerisindeki çoğunluktur denebilir) her şeyi yapabilme kudretini kendinde görme gibi sonuçları ortaya çıkarmaktadır.

Bunların yanında Demokrasinin bir yöntem olarak hem kendisinin hem de Türkiye’deki uygulamalarının oldukça güçlü tarafları bulunmaktadır. Popper’ın “Önemli olan kimlerin iktidarda olup yönettiği değildir. Asıl önemli olanın yönetenlerin yönetilenler tarafından herhangi bir olumsuz durumla karşılaşmadan yönetimden uzaklaştırılıp uzaklaştırılamayacaklarıdır” ifadesi bu anlamda çok önemlidir. Hakikaten demokrasi Türk siyasal yaşamında Osmanlı Dönemindeki tahtın el değiştirmesindeki kanlı sahneleri neredeyse bütünüyle unutturmuştur. Her ne kadar Tek Parti döneminde iktidarın değişikliğinin önünde engel bulunsa ve zaman zaman darbe ve muhtıralarla suyun yönü değiştirilmeye çalışılsa da çok partili dönemde kazananın iktidara geldiği kaybedenin iktidardan gittiği bir sistem (en azından halk ve sivillerin iktidarına inanan siyasi partiler tarafından) içselleştirilmiştir. Bugün zahiren Türkiye’de hiç kimse demokrasiden geri adım atmayı, iktidarın sorunlu el değiştirmesini ya da ülkenin sivil olmadan yönetimini arzulamaz. Bu da Osmanlı döneminden bu zamana ulaşan Türk siyasî yaşamının önemli bir kazancı ve en umutsuz zamanlarda dahi demokratikleşme yolunda tekrar toparlanmanın sağlanması açısından en kuvvetli dayanak noktasıdır.

Türkiye’de kuvvetli bir meclisin olması, bu meclisin seçimlerinin belli aralıklarla yapılarak, eşit oy ilkesinin uygulanması, seçim güvenliğinin azami olarak sağlanması ve tam manada olmasa da güçler ayrılığı ilkesinin tatbik edilmesi sonucu demokrasi kültürü toplum tarafından benimsenmiş ve aksi düşünülemeyecek bir yönetim sistemi olarak temerküz etmiştir demokrasi. Bunun en çarpıcı örneğini 15 Temmuz 2016 yılındaki darbe girişiminde bulmaktayız. Türkiye’nin seçilmiş cumhurbaşkanına, milletin meclisine, başta iktidar partisi olmak üzere ülkenin siyasi partilerinin meşru yöneticilerine ve de demokrasinin kazanımlarını kaybetmek istemedikleri için sokaklara dökülüp makus kaderlerini değiştirmeye azmetmiş halka karşı kitlesel şiddeti de içeren bu darbe girişimi Türk siyasi tarihinde gerçekleşen darbe ve muhtıralar gibi başarılı olamamıştır. Halk cumhurbaşkanının şahsında sergilenen güçlü bir liderlik örneği karşısında sessiz kalmamış, durumu kabullenmemiş ve hayatlarından vazgeçerek ülkelerini korumaya, meşru iktidarın ancak meşru yollarla gitmesi gerektiği hususiyetini de içselleştirerek demokrasinin kazanımlarını kaybetmemeye çalışmıştır. Demokrasinin ve seçilmiş iktidarın korunması, askeri vesayetin önlenmesi noktasındaki bu eşsiz duruş demokrasinin Türkiye’deki hayatiyeti açısından çok kuvvetli bir temel teşkil etmektedir.

Tek Parti dönemi istisna edilecek olursa Türkiye’de çok partili hayata geçtikten sonra “devlet terörü” noktasında da iyileşmeler söz konusu olmuştur. Özellikle günümüz liberal demokrasilerinde ve Türkiye’de devlet istese de kolay kolay vatandaşına karşı kitlesel bir harekete girişememektedir. Bunların yanında, Türk vatandaşlarının hakları anayasal güvence altına alınmış olduğu için vatandaşların haklarını gerekli mercilerde aramalarının önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Ayrıca, liberal demokrasi çoğunluğun tahakkümünü savunmaz, yerine çoğulculuğu ön plana çıkarır. Türkiye’de zaman zaman siyasî çoğulculuk sağlanmaya çalışılsa da demokrasi çoğu kez çoğunluğun iktidarı olarak algılanmaktadır. Ama buna rağmen siyasetin içinden ve dışından pek çok kimsenin çoğulculuğu sağlanmasına yönelik taleplerinin olması ülkemiz için umut verici bir gelişmedir.