.: Adnan Küçük

Türkiye’de Başkanlık Sisteminin Başarısızlığı Tartışmaları

Her ne kadar Türkiye’de 2017 Anayasa Değişikliği ile başkanlık sistemi benimsendi ise de, bu sisteme hukuken ve fiilen geçiş 24 Haziran 2018 seçimleri ile olmuştur. Takriben bir yılı az bir süre aşan uygulama söz konusu. Bu bir yıllık başkanlık sistemi uygulamasına yönelik Cumhur ittifakı ile Millet ittifakından farklı değerlendirmeler geldi. Cumhur ittifakının değerlendirmesi, bu sistemin daha yeni olduğu, bu sebeple bazı eksikliklerinin olabileceği, bu konulara ilişkin yapılacak değerlendirmelerden sonra lüzumlu revizyonların yapılacağı, başkanlık sisteminden vazgeçmenin asla söz konusu olmadığı yönündedir. Millet ittifakının mensuplarının değerlendirmeleri ise bir yıllık uygulama neticesinde bu sistemin başarısızlığının ortaya çıktığı, partili Başkan’ın ülkeye zarar verdiği, Başkan’ın mutlaka tarafsızlığının sağlanması gerektiği, başarısız olan bu sistem terk edilerek derhal “güçlendirilmiş parlamenter” sisteme(!) geçilmesinin zarurî olduğu yönünde olmuştur.

İlk elde bu değerlendirmelerden hangisinin doğru olduğu sorusu akla takılmaktadır. İkinci soru bir yıllık bir uygulama, bir sistemin başarılı ya da başarısızlığının ölçülmesi için yeterli midir. Üçüncü soru, güçlendirilmiş parlamenter sistemle acaba aynı kesim tarafından dillendirilen güçlü parlamento ve sahici manada kuvvetler ayrılığını sağlamak mümkün müdür. Dördüncü soru Başkan’ın tarafsızlığı bu sistem içerisinde olağan ve de mümkün müdür; bu yöndeki talep, başkanlık sisteminin tabiatı ile ne ölçüde uyumludur.

Birinci sorunun cevabına gelecek olursak. Bir kere her iki kesim de, Anayasa değişikliğine ilişkin tutumlarını, kendi zaviyelerinden tekrardan dillendirmeyi sürdürmüş olmaktadırlar. Bu sorunun doğru cevabı, kişilere göre değişir. Cumhur ittifakı, yeni sistemi benimsemenin muvaffakıyeti ile getirilen yeni sisteme inanarak savunusunu yapmaktadır. Benzer durum, Millet ittifakı için de söz konusudur. Belki bu sorunun cevabı ikinci sorunun cevabı ile bütünlük içerisinde daha anlamlı olabilir. Bu iki sorunun cevabını birlikte vermek gerekirse; bir kere bir sistemin başarılı olup olmadığını bir yıllık performansla değerlendirmek isabetli olmaz. Çünkü hükümet sistemi değişikliği demek, bir ülkenin teşkilat yapısının hükümet sistemi boyutuyla büyük ölçüde dönüşüme uğraması demektir. Kurumsal ve normatif olarak bunun yapılması tek başına yeterli değildir, bu sistem içerisinde yer alan aktörlerin de, zihniyet olarak bu dönüşümle uyumlulaşması, kendi enfüsî dönüşümünü gerçekleştirerek sistemle bütünleşmesi icap eder. Hiçbir sistem birden mükemmel olamaz. Bir ortaya çıkış, yerleşme, geniş kesimlerde benimsenme sürecine ihtiyaç duyulur. Sistemler de bir nevi canlı organizmalar gibidir. Nasıl bir insan ilk doğduğu zaman, yetişkin insanlara göre hayatî aktiviteler noktasından çok eksikse, bu durum gayet tabiî bir durumsa, benzer şekilde hükümet sistemlerinin yerleşiklik arz ederek gerçek performansını yakalaması da bir iki yılda olamaz. Bir yaşındaki bir çocuktan başarılı bir boksör ya da Messi gibi başarılı bir futbolcu olmasını beklemek ne kadar makul değilse, yeni hükümet sistemini de bir yıllık uygulamalarla mükemmellik ölçütünde değerlendirmek de o kadar makul değildir.

Burada, meseleyi, hem Türkiye’deki yüz küsur yıllık uygulama, hem de Fransa’daki uygulama bağlamında değerlendirmek istiyorum. Esasen bu iki uygulamadan başka emsal uygulamalar da vardır; fakat hepsine değinmek ciltler dolusu kitabı gerektirir. Bu vesileyle bu iki örneği kısaca değerlendirmek istiyorum. Türkiye’de, 1909 yılından itibaren, bazı istisnaî dönemler hariç parlamenter sistem uygulanmaya çalışılmıştır. Fakat bu sistemin, 110 yıllık dönem içerisinde başarılı performans sergilediğini söyleyebilmek mümkün değildir. Bu uygulama döneminde, 1921, 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarına rağmen bu sistem başarılı olamamıştır. Buna çok sayıda Anayasa değişikliklerini de ilave etmek mümkündür. Türkiye, bir yandan koalisyonlar sebebiyle, diğer yandan iki başlı yürütme sebebiyle sayısız sorunlarla karşılaştı. Çok sayıda askerî darbelere, darbe teşebbüslerine muhatap olundu, askerî vesayet rejimi bu dönemde kök saldı, demokrasimiz, 110 yıllık parlamenter rejim uygulamasına rağmen kökleşemedi, vesayetçi yapılar buna müsaade etmediler. Her ne kadar, bazı Batılı ülkelerde, hâkim siyasî kültürün ve diğer bazı etkenlerin sonucu olarak koalisyonlar sorunlara sebep olmasa da, geçmiş yıllardaki tecrübeler, koalisyonların ülkemize ödettiği bedellerle doludur. Benzer durum, iki başlı yürütme için de söz konusudur. Hatta hiçbir parlamenter sistemde Türkiye’deki kadar iki başlı yürütme temelli sorun yaşanmamıştır. Bunların normatif düzenlemelerle aşılması mümkün değildir. 110 yıllık başarısız uygulamayı görmeyip, yeni sisteme, bir yıllık performansı esas alarak başarısız demek insaflı bir düşünce olmasa gerek.

Gelelim Fransa örneğine. Fransa’da Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle’ün zorlamasıyla 1962 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile yarı-başkanlık sistemine geçildi. Bu sistem değişikliğine, Fransa’daki muhalif çevreler 1970 yılına kadar büyük direnç gösterdiler; kabullenmek istemediler. Fakat Charles De Gaulle’ün görevinin sona ermesini müteakiben artık sistem bütün kesimler tarafından kabullenildi. Fakat bu sistemi revize etmeye yönelik, kanunî ve anayasal düzenlemelerin yapılması konusunda cimri davranılmadı. En kapsamlı değişiklik, sistemin kabul edilmesinin üzerinden 46 yıl geçtikten sonra 23 Temmuz 2008’de yapıldı. Bu değişiklikten en fazla etkilenen hükümet sistemine ilişkin anayasal hükümler oldu. Hâlâ sistemin aksayan yönlerinden söz edilmektedir. Bir kısmı bu aksamaların giderilmesinin ancak başkanlık sistemi ile mümkün olduğunu belirtmektedirler. Bu vesileyle, Fransa’daki sistemin başarı performansı değerlendirilirken, ilk yıl değil, 57 yıllık uygulama kıstas alınmaktadır. Esasen benzer durum ABD için de geçerlidir. 1787 yılından bu yana Anayasa tam 27 kere değiştirilmiştir. Bu değişikliklerin bir kısmı hükümet sisteminin revize edilmesine yöneliktir. Benzer durum esasen bütün ülkelerdeki hükümet sistemleri için geçerlidir.

Gelelim üçüncü sorunun cevabına. Esasen Millet ittifakı tarafından dillendirilen “güçlendirilmiş parlamenter sistem” ifadesinden neyin anlaşılması gerektiğine dair hiçbir izahat yoktur. Bu söylemler sadece ezberci bir slogan olarak dillendirilmektedir. Ayrıca bütün parlamenter sistemlerde, yasama meclisi yürütmenin güdümündedir. Diğer yandan parlamenter sistemin işleyişinin olmazsa olmazlarından biri de parti disiplinidir. Dünyada bunun istisnası yoktur. Parti disiplininin olduğu bir sistemde parlamentonun yürütmeye karşı güçlü olabilmesi mümkün değildir. Parti disiplini ile mücehhez bir sistemde, başbakan, hem yasamaya, hem de yürütmeye mutlak hâkim konumdadır. Bunun tek istisnası, istisnaî olarak ortaya çıkan azınlık hükümetleridir. Bu dönemlerde de genellikle siyasî istikrarsızlıklar yaşanmaktadır. Bu durumda, kuvvetler ayrılığının gerçekleşme ihtimali mümkün değildir. Bu vesileyle, güçlendirilmiş parlamenter sistemle, ne yasamanın güçlendirilmesi, ne de kuvvetler ayrılığının sahici hale getirilmesi mümkündür. Bu gerçekliğe rağmen, güçlendirilmiş parlamenter sistemle yasamanın güçlendirileceğini ve kuvvetler ayrılığının sahici hale getirileceğini söylemek, ya sistemi bilmemek demektir, ya da bildiği halde bilmeyenleri kandırmaya çalışmak demektir. Bunun kabul edilebilir yönü yoktur. Yeni sistemde ise en azından Başkan ile TBMM’deki çoğunluğun farklı eğilimde olduğu bölünmüş hükümetler zamanında sahici manada kuvvetler ayrılığının hayata aktarılması mümkün ve muhtemel hale gelmektedir. Parlamenter sistemde böyle bir ihtimal söz konusu değildir.

Gelelim tarafsız Cumhurbaşkanı meselesine. Bir kere bu söylemi dillendirenler, başkanlık sistemindeki kurumları parlamenter sistem bakış açısı ile değerlendirmektedirler. Malum olduğu üzere, parlamenter sistemde, yürütmenin bir kanadında sembolik yetkili Cumhurbaşkanı, diğer kanadında tam manasıyla siyasî tarafı olan Başbakan yer almaktadır. Buna rağmen, Batı’daki ülkelerde hiçbir Anayasa’da Cumhurbaşkanı’nın belli bir parti ile ilişkisinin kesin olarak yasak olduğuna dair hüküm bulunmamaktadır. Başkanlık sisteminde ise Başkan sadece sembolik yetkili bir şahsiyet değildir. O, hem devlet başkanlığı, hem de başbakanlık makamlarına birlikte sahiptir. Başkan, devlet başkanlığı sıfatıyla ülkenin ve milletin birlik ve bütünlüğünü temsil etmekle birlikte, aynı zamanda tam siyasî bir kurum olan başbakanlık makamını da temsil etmektedir. Başkan, bu bağlamda, aynı zamanda bir siyasî programın uygulayıcısıdır. Başbakan’ın tarafsızlığını savunmak ne kadar mümkünse, başbakanlık pozisyonunu da uhdesinde barındıran Başkan’ın mutlaka tarafsız olmak zorunda olduğunu söylemek de o kadar mümkündür. Başkan’ı başkanlık sistemi içerisinde tarafsızlaştırmak, O’nu parlamenter sistemdeki Cumhurbaşkanı konumuna getirmek demektir. O zaman, Başkanlık rolünü kim icra edecektir? Bunun başkanlık sisteminin tabiatı ile bağdaşırlığı yoktur. Bugün ABD’de Başkan Trump’ın tarafsız olması gerektiğini savunan bir kişi bile yoktur. Benzer durum, bazı istisnalar hariç, başkanlık sisteminin uygulandığı diğer ülkeler için de geçerlidir. İstisna kapsamında yer alan başkanlık sisteminin olduğu ülkelerde de fiilî işleyiş Başkan’ın tarafsızlığı şeklinde olmamaktadır. Aksi halde hiçbir siyasî politikası olmayan, kimliksiz, etiketsiz, programsız bir yürütme ortaya çıkar ki, bu durum, başkanlık sisteminin pratikleri ile bağdaşır değildir. Böyle bir öneri, başkanlık sistemini başarısızlığa mahkûm etmek, hatta yaşayan sistem olmaktan çıkarmak sonucunu ortaya çıkarır.

Hülasa olarak ifade etmek gerekirse, bir yıllık bir hükümet sistemi uygulaması, bu sistemin performansını değerlendirmek için tek başına yeterli değildir. Sistemin, daha yeni olması sebebiyle, yerleşiklik arz edebilmesi için eksikliklerin tespit edilmesi ve lüzumlu revizyonların yapılması makul olandır. ABD ve diğer Batılı ülkelerdeki uygulamalar da dâhil olmak üzere hiçbir ülkedeki hükümet sistemi, başlangıçta mükemmel olmamıştır. Zaman içinde revize edilerek, sistem içi değişiklikler yapılarak, hükümet sisteminin kökleşmesi sağlanarak bugünlere gelinmiştir. Diğer ülkelerde uygulanan sistemlerin kökleşmesi için tanınan zamanın ülkemizde yeni tatbik edilmeye başlanan başkanlık sistemi için de tanınması, makul ve mantıkî bir gerekliliktir.

* Dr. Adnan Küçük, Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi