.: Atilla Yayla

Türkiye bürokratik tahakkümü kırıyor mu?

Türkiye’nin siyasî rejimi değişiyor mu? Daha ziyade Doğan medyasındaki bazı kalemler demokrasiden hızla uzaklaştığımızı, bir “tek parti diktasına”, “sivil vesayete” kaydığımızı iddia ediyor.

Bunlara göre bir “sivil darbe” tehlikesiyle karşı karşıyayız. Ülkede bir “sivil faşizm” adım adım tesis edilmekte. Askerin sistem içindeki hareket alanı daralıyor diye sevinmemiz gereksiz, çünkü ordunun boşalttığı alan polis tarafından doldurulmakta. Basın özgürlüğü sürekli gerilemekte. AKP hükümeti, Meclis’teki sayı üstünlüğüne dayanarak, uzlaşma aramaksızın, istediği yasal düzenlemeleri yapma peşinde koşmakta…

Bu iddiaların son derece ciddi olduğu açık. Bundan dolayı sadece iddia olarak bırakılmamaları, maddî delillerle desteklenmeleri ve makul bir insanı ikna edecek ölçüde sağlam bilgi ve sağlıklı muhakeme ile ispatlanmaları gerekli. Aksi takdirde, bir gerçeğin tespiti veya yaklaşmakta olan bir tehlikeye dikkat çekme çabası olmaktan çok siyasî mücadelenin bel altı vuruş kapsamına giren hamleleri olarak algılanmaları mukadder.

Demokrasiyi hiç hazmedemediler

Türkiye’de özellikle 27 Nisan e-muhtırasından ve Ergenekon soruşturmasının başlamasından beridir son derece ilginç gelişmelerin yaşandığı aşikâr. Bu kadar çok “hareket” Türkiye’nin kıpırdadığının ve hareket hâlinde olduğunun göstergesi sayılabilir. Ancak, hareketin yönünü tayin edebilmek için bir referans noktasına ihtiyaç var. Bunun anlamı şu: Türkiye’nin siyasî rejiminde bir değişiklik gerçekten oluyorsa, bu değişikliğin ne tarafa doğru olduğunu anlayabilmek için, önce rejimimizin karakteristiklerinin tespit edilmesi lâzım. Bu tespiti elbette demokrasi üzerinden yapmak mecburiyetindeyiz. O zaman soralım: Türkiye’nin cari rejimi gerçek bir liberal demokrasi midir? Bu soruya evet cevabını verebilseydik, iddia olunan değişiklikten peşinen endişe etmek için haklı sebeplere sahip olurduk. Ne yazık ki, cari rejim korunmayı hak edecek demokratik vasıflara sahiplik bakımından hayli fukara. Rejimimiz bir karma rejim ve demokrasiye uydurulması gereken epeyce yanı var. Anti-demokratik veçhesini öne çıkartırsak, bu rejimin bir bürokratik vesayet, hatta bir bürokratik tahakküm rejimi olduğunu söylememiz gerekir.

Türkiye’deki bürokratik iktidar odakları 1950’de geçilen demokrasiyi hazmedememiş ve 1960 darbesiyle bir restorasyon faaliyetine girişmiştir. Restorasyon halk temsilcilerinin iktidar alanı aleyhine yapılmıştır. Toplum mensuplarının sağlıklı, isabetli (yani bürokratlarla aynı istikamette) siyasî tercihler yap(a)mayacağını düşünen bürokratik iktidar odakları, halkın iktidarını kuşatıcı ve kendi lehine sınırlayıcı bir siyasî-hukukî çerçeve kurmuştur. Bu yapılanmanın halk aydınlanana ve olgunlaşana kadar sürmesinin şart olduğu düşünülmüştür. Ancak, zamanla bu yapılanma kendi sosyal tabanını, değer sistemini ve menfaat odacıklarını yaratarak geçici olmaktan çıkmış, kalıcılaşmıştır. Başka bir deyişle, vesayet tahakküme evrilmiştir.

Şimdi bu rejimin bazı unsurlarında değişiklikler olmaya başlamıştır. Bu değişiklikler tahakkümün kırılması, gevşetilmesi ve kaldırılması istikametinde de olabilir; koyulaştırılması ve sistemin demokratik yönünün budanması veya tamamen kaldırılması istikametinde de. Ne olduğunu tam olarak görebilmek için değişiklik için atılan adımlara bakmak lazım gelir. Bürokratik tahakkümün en önemli sacayağı TSK’nın sistem içindeki anormal pozisyonudur. Bu pozisyon, sistemi demokratik olmaktan önemli ölçüde çıkarmaya yeterlidir. TSK içinde ciddi bir siyasileşme ve siyasî mücadelede taraf olma durumu vardır. Bazı yazarların TSK’nın zaman zaman bir siyasî parti gibi davrandığı şikâyetleri anlamsız ve haksız görünmemektedir. TSK bu doğrultudaki eleştirileri, savunduğunu söylediği değerlerin siyasetin konusu olmadığını söyleyerek geçiştirmektedir; ancak o konular siyasetin tam göbeğinde yer almaktadır. Bu tuhaf konumu yüzünden TSK meslekî, idarî ve malî bakımdan gerçek anlamda bir denetime tabi tutulamamaktadır. Dolayısıyla, her kapalı kurumda yaşanması kaçınılmaz olan donuklaşma, yozlaşma, meşruiyet ve hukuk dışına çıkma tehlikesi ciddi boyutlara ulaşmaktadır. Ve bundan toplum gibi TSK da büyük zarar görmektedir. İtibarı azalmakta ve meşruiyeti sarsılmaktadır. Son zamanlarda ortaya çıkan yığınla darbe, kaos ve suikast planları ve bunlarla ilgili haberlerin toplum vicdanında yankılanışı bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Bürokratik tahakkümün bir diğer önemli ayağı bugünkü yapısı ve yapılanmasıyla yüksek yargı ve HSYK’dır. HSYK ve yüksek yargı, ciddiye alınması gereken bazı iddialara göre, adeta bir kast sistemi gibi işlemekte ve belirli bir siyasî görüşe mensup kimseler birbirlerini seçip destekleyerek buraları kontrol altında tutmaktadır. HSYK hâkim ve savcıların meslekî haklarını korumaktan ziyade sistemin ideolojisini ve anti-demokratik iktidar paylaşımını korumaya odaklanmaktadır. Kendini bir idari koordinatörden çok bir yargı faaliyetleri amiri gibi görmekte, hâkim ve savcıların yargı âmiri gibi hareket etmekte, Ferhat Sarıkaya ve Sacit Kayasu örneklerinin ispatladığı üzere, koruduğunu iddia ettiği yargıç ve savcı bağımsızlığını bizzat kendisi çiğnemektedir.Bu manzara demokratik açıdan ve adalet hesabına çok üzücüdür. Bu yüzden, TSK’nın sistem içindeki yerinin normalleştirilmek istenmesi bir sapma değil olması gerekene yönelmedir. HSYK’nın yargı sistemi içindeki fonksiyonunun ve yapılanma ve üye alma tarzının hem demokratik temsili güçlendirecek hem yargı bağımsızlık ve tarafsızlığını takviye edecek şekilde yenilenmek istenmesi de takdirle karşılanması gereken bir çabadır. Dolayısıyla, ülkedeki genel gidiş bir sivil vesayete gidiş değil, siviller üzerindeki bürokratik vesayetin kaldırılması çabası olarak görülebilir.

Basın özgürlüğündeki asıl tehlike

Basın alanındaki gelişmeler de doğru okunmalıdır. Basına vergi cezaları konusunda elbette hassas olmak gerekir. Ancak, basın özgürlüğüne yönelik daha büyük bir tehlike, dört bine yakın dava açılarak gazetecilerin terörize edilmesi, belli konularda yazmalarının önlemek istenmesidir. Bunu yapan AKP hükümetiyse, hükümet şiddetle eleştirilmelidir. Basında sermaye değişikliği olması ve gazete ve televizyonların zamanla el değiştirmesi de sosyolojik değişikliklerin doğal sonucudur. Hükümetin bir ana siyasî akım olarak meşru sınırlar içinde kendine yakın bir medyanın oluşmasını arzu etmesi de anormal görülemez. Hangi ana siyasî akım bunu istemez ki? CHP de medyanın bir kesiminden büyük destek görmekte değil midir? Hükümetin bir medya yaratma yolunda yolsuzluk yaptığı iddia ediliyorsa, iş farklıdır, o zaman, yapılması gereken şey, herhalde, hem bunu haberleştirmek hem de ilgili delilleri yargıya taşımaktır.

“Sivil vesayete gidiş” iddiaları yeterli delille desteklenmiş, inandırıcı, ikna edici iddialar gibi görünmemektedir. Ayrıca, bu iddianın sahiplerinin çoğu bürokratik vesayetten pek şikâyetçi değildir. Vesayetten gerçekten şikâyetçi olanlar, bunu ispatlamak için, muhtemel bir “sivil” vesayetten önce mevcut bürokratik vesayete-tahakküme karşı çıkmalıdır. Bunu yaparlarsa, hem mevcut tahakkümü kaldırmak kolaylaşacak, hem sivil vesayet iddiaları daha inandırıcı olacak ve hem de bir muhtemel karşı vesayetin önlenmesi kolaylaşacaktır.

Zaman, 22.01.2010