.: Şenol Kaluç

Türkiye, bilimin sefaleti ve darbe

Türkiye büyük zahmetle yetiştirdiği pek çok cevheri Batı’ya kaptırmakla malul. Batı, dışarıdan aldığı “beyin göçü” ile dinamiklerini ayakta tutarken, biz ise hamaset edebiyatında boğuluyoruz.

Batı’da büyük başarı kazanan isimlerle (Halil İnalcık, Kemal Karpat, Oktay Sinanoğlu, Aziz Sancar vb.) ne kadar övünsek az ama neden aynı başarının burada gerçekleşmediği ve cevheri parlatanın biz olamadığı gerçeği ile de yüzleşmeliyiz.

Bugün üniversitelerimizde 21.958 profesör, 14.497 doçent, 34.196 yardımcı doçent, 21.008 öğretim görevlisi, 10.257 okutman, 45.383 araştırma görevlisi ve 6 milyondan fazla öğrencimiz var. (2015 rakamları)

***

Bu rakamlar bizi fazlasıyla heyecanlandırmalı ama etmiyor. Çünkü gerçekler hiç de öyle değil.

1981-2007 döneminde makale, derleme/inceleme ve not türünde yapılmış yayın sayılarına göre, Türkiye 45 ülke arasında 26’ncı sırada. Yayın sayısı 120.562, toplam atıf sayısı ise 548.547 olmuş.

Bu tabloda ABD, Japonya ve Almanya ilk üçte. ABD’nin yayın sayısı 6.634.586, atıf sayısı ise 197 milyondan fazla olmuş.

Thomson Reuters InCites veri tabanına dâhil olan ilk 50 üniversitemizin 2004-2014 bilimsel yayın performansı ise şöyle; yayın sayısı 228.856 ve toplam atıf sayısı 1.517.691. Türkiye gibi etnik, dini, kültürel çok ciddi problemlere sahip bir ülkede sosyal bilimler alanında yapılan çalışma sayısı ise bu tabloya göre 20.011.

Fakat asıl sorun bunca yayının belki abartı olacak ama %80’ine hemen hiç atıfta bulunulmaması. Bir yayına atıfta bulunulmaması demek o yayının ya öneminin farkına varılmadığı ya da hiçbir orijinal bilgi ve teze sahip olmadığı anlamına gelir.

***

Bugün, YÖK’ün ‘Ulusal Tez Merkezi’ üzerinden “Kürt” yazdığınızda karşınıza farklı alanlarda yapılmış 32 doktora(D) ve 191 yüksek lisans(YL); “Etnik” yazdığınızda 49 D, 162 YL; “Alevi” yazdığınızda 43 D ve 170 YL tezi ile karşılaşıyoruz. Hiç olmamasından iyidir ama 30-40 yıldır büyük bedeller ödediğimiz ve yıllardır çözmeye çalıştığımız bu tür konularda bugüne kadar binlerce çalışmanın yapılmış olması gerekmez miydi?

Buradan darbe girişimine gelirsek, Türkiye’nin neredeyse son 30 yılına damga vuran bir cemaatin dini bir yapıdan bir terör örgütüne evrilmesini ve darbeciliğe kadar gidebileceğini düne kadar (muhafazakar camiadan) hemen hiç kimsenin (Adem Çaylak ve birkaç kişi hariç) farketmemesi, üniversitelerimizde bu konuda şüphe izhar edebilen tek bir çalışmanın dahi yapılamamış olması ilginç değil mi?

Ya da tersinden soralım; birkaç sene öncesine kadar bunu fark edip yazıp, ifade edecekler, akademide nasıl bir muamele ile karşılaşırdı?

***

Bu nedenle üniversitelerimizin çetrefilli hiçbir konuda ciddi çalışma yap(a)maması üzerine düşünmemiz gerekiyor. Türkiye’yi geleceğe taşıyabilmek için eleştirel düşünce zeminini kuracak ve fikir özgürlüğünü sağlayacak adımların atılması gerek. Ve işe önce kafalarımızdaki duvarları yıkarak ve tartışılmayacak hiçbir konunun olamayacağı gerçeğini kabul ederek başlamamız gerekiyor.

Bizde neyin eksik olduğunun cevabı, bugün ABD’de MIT Koch laboratuvarında çalışan, önemli buluşları ile Harvard Üniversitesi tarafından “genç akademi üyeliğine” seçilen ilk Türk olan Yrd. Doç. Canan Dağdeviren’in Hürriyet’e verdiği söyleşide gizli;

“Burada yapabileceğim her şeyi ben aslında Türkiye’de de yapabilirim. Burada kullandığım malzemeler de aletler de Türkiye’de var. Türkiye’de olmayan tek şey kafa yapısı. Ben burada kendimi anlatmak zorunda değilim. Ama Türkiye’de yapmak istediğim şeyi insanlara kabul ettirmek zorundayım. Onları ikna etmek zorundayım. Ama bunun için vaktimiz yok. Her şey çok hızlı ilerliyor. Bizim bilimsel farkındalığı artırmamız lazım. Bilimle uğraşmak var olan bürokrasinin daha hızlı ilerlemesini sağlamayı gerektiriyor.”

NOT: Türk tarihçiliğinin büyük ustası Halil İnalcık Hocamızı saygı ve rahmetle anıyor, cümlemize başsağlığı diliyorum.

Karar Gazetesi, 27.07.2016