.: A. Nuri Yurdusev

Türkçe/Kürtçe bir medeniyet dili değildir

 

Evet, bugün için ne Türkçe ne de Kürtçe bir “medeniyet” dilidir. İyi ki de değillerdir. Kim lisanının Mehmet Âkif’in deyimiyle “tek dişi kalmış bir canavar”ın dili olmasını ister ki?

Yahut Oswald Spengler’in tanımıyla bir toplumun çürüme ve çöküş döneminin ifadesi olan medeniyetle dilimizin anılmasını tercih eder miyiz? Ya da genç Marx’ın toplumda bıkkınlık duyulacak bir hususiyet olarak ifade ettiği olgunun dilimizi nitelemesini arzular mıyız? Başbakan Yardımcısı Sayın Bülent Arınç’ın anadilde eğitim bağlamında sormuş olduğu “Kürtçe bir medeniyet dili midir ki?” sorusu, hepimizin takip ettiği tartışmalara neden oldu. Fakat soruları yukarıdaki gibi sorunca sanırım pek az kişi lisanının medeniyet dili olup olmadığını dert edecektir. Lakin Âkif, Spengler ve Marx’ın ifadelerinin aksine, günümüz toplumlarında “medeniyet” müspet bir hususiyet ve vakıa olarak algılandığından “Kürtçe medeniyet dili midir ki?” sorusu yadırganmaktadır. Meselenin esası “medeniyet”in ne olduğuyla ilgili. Eğer medeniyete müspet veya menfi bir değer addederseniz o zaman medeniyet dili olup olmamak önemli olabilir. Medeniyet (civilization) kelimesi dünyada 18. yüzyıldan sonra yaygınlaşıyor. Türkçede de 19. yüzyılın başlarında kullanılmaya başlanıyor. En başından beri hâkim çoğunluk kelimeyi müspet bir değer ya da çağrışımla kullanıyor ve halen de öyle. Lakin aslında medeniyetin az çok değer içermeyen bir tanımını yapmak mümkün. Burada mutlak görececi yaklaşımın “her şey değer içerir” türü bir itirazda bulunacağını biliyorum ve bu ayrı ve uzun bir bahis olduğundan tartışmıyorum. Zaten bu tür ifadeler bizatihi totolojiktir ve anlamlı bir tartışma mevzu olamaz. Çünkü “her şey değer içerir” ifadesi mantıksal olarak kendisini de bir değere indirgeyeceğinden karşılıklı bir iletişim ve tartışma noktası teşkil edemez.

Gelelim medeniyet terimine. Kelimenin en başından müspet bir değer çağrışımıyla kullanılması ortaya çıktığı 18. yüzyıl Fransa’sı ve Avrupa’sının kendilerini merkeze çeken bir dünya tasavvurundan ve denizaşırı genişlemenin getirdiği özgüvenden kaynaklanıyor. Medeniyet kavramının Avrupa sömürgeciliğinin meşrulaştırıcı enstrümanı olmasıdır Âkif’e “tek dişi kalmış canavar” dedirten. Bağlamı dâhilinde bakınca Âkif haklıdır. Bugün için medeniyeti 18. ve 19. yüzyılların sömürgeciliği çerçevesinde algılayan kalmamıştır ya da ancak çok marjinal bir kesimde olabilir.

Literatürde ve günlük kullanımda “medeniyet”in iki anlamı var. Birincisi genel bir durumu ifade ediyor ve insan toplumlarının hayatın her alanında ortaya koydukları ürünleri nitelemekte. Kullanılan tekniklerden icatlara, bilimde, sanatta ve edebiyatta verilen ürünlere, ekonomideki büyümeden eğitimdeki yaygınlaşmaya kadar her şey medeniyeti oluşturuyor. Bunlar insan hayatını kolaylaştıran ürünler olarak addedildiğinden de “müspet” bir kabul kazanıyor. Lakin kitle imha silahları ya da despotizm de insanların bir icadı. “Medeniyet”e müspet bir anlam yükleyen hiç kimse bunları medeniyetin bir parçası olarak görmeyecektir. Diğer yandan, “daha büyük kötülükleri önlemek için” kitle imha silahlarının ve despotizmin kullanımını medeniyet adına savunanlar olabilir ve tarihte olmuştur da. İşte bu “medeniyet”in değer içeriğiyle kullanılmasının getirebileceği, üstelikte ona başlangıçta bir değer atfedenlerin hiç de tahayyül etmedikleri, sakıncalardan bir örnektir. En makul değer içeriğiyle, medeniyetin hayatımızı kolaylaştıran bir vakıa olduğu tanımıyla baksak bile mesele zannedildiği kadar basit değildir. Mesela, bugün için otomobilin hayatımızı kolaylaştıran bir medeni icat olduğunu düşünüyoruz. Buradan yola çıkarak 20. yüzyılın başında otomobili icat eden ve kullanan toplumların ve onların dilinin dört bin yıl önce atı evcilleştiren toplumlardan ve onların lisanlarından daha fazla medeniyete sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? Şüphesiz otomobil ata göre insanların ulaşımını hızlandırarak kolaylaştırmıştır. Ama atın evcilleştirilmesi insanların ulaşımını yürümeyle kıyaslanınca otomobile göre daha fazla hızlandırmıştır. Ayrıca trafik kazalarının yol açtığı kayıpları da eklersek, at-otomobil kıyaslaması, hayatımızı kolaylaştırmak bağlamında düşündüğümüzde bile, bize değer içeren bir medeniyet tanımlaması yapmaya yetmiyor. Meseleye edebiyat ve sanat ürünleri açısından bakarsak ortak bir tanımlama yapmak daha da zordur, çünkü estetik değerler ve beğenilerde ortaklık kurmak neredeyse imkânsızdır. Mesela günümüz İngilizcesi ifade kapasitesi ve kelime zenginliği açısından kendinden sonra gelen dillere üç kat fark atmaktadır. Dolayısıyla bu açıdan bakılınca 11. yüzyıl Sanskritçesi ile kıyaslanamaz. Buna rağmen, bana göre sevgi ve aşk üzerine Keşmirli şair Bilhana’nın Sanskritçe yazmış olduğu “Siyah Kadifeler” şiirinin İngilizce de eşi yoktur. Aynı ifadeyi bir başkası “Leyla ile Mecnun” ya da “Mem ü Zin” için söyleyebilir. Her toplumun tarih içinde ihtiyaç ve münasebetlerine göre oluşan ve gelişen bir lisanı ve bu lisanda sözlü yazılı ortaya konulmuş eserleri vardır. Bunların kıyaslamasını yapmak ve hele hele hiyerarşik bir değer içeren “medeniyet dili” tanımlamak anlamlı değildir. Medeniyeti genel bir durum olarak, insan toplumlarının hayatın her alanında verdikleri ürünler şeklinde tanımlarsak ki en uygun tanımıdır, o zaman bütün toplumlar medenidirler ve bütün diller de medeniyet dilleridirler.

ANADİL “MEDENİYET DİLİ” DEMEK DEĞİL

Medeniyetin ikinci anlamı genel bir durumu değil özel bir topluluğu niteler. İslam medeniyeti, Hint medeniyeti, Çin medeniyeti, Batı medeniyeti terimlerinde olduğu gibi. Bu medeniyet kavramının çoğul halidir ve belli bir aidiyet topluluğunu ifade eder, aynen etnik, akraba, ulusal, dinsel ve dilsel aidiyet toplulukları gibi. Tarihsel olarak bakınca medeniyetler diğer aidiyet birimlerine göre zaman ve mekân bağlamında daha geniş ölçekli olmuşlardır. Bu nedenledir ki her medeniyet dâhilinde birden fazla dili konuşan toplumlar vardır. Başka bir deyişle medeniyetler çok dillidirler. Lakin yine tarihe baktığımızda her medeniyette zaman zaman belli dillerin genel bir yaygınlığa kavuştuğunu, yani bir anlamda “medeniyet dili” hüviyetini kazandıklarını görürüz. Bu anlamda Sümerce ilk medeniyet dilidir denebilir. Gerçekten de İ.Ö. üçüncü bin yıldan itibaren Sümer dili çevre topluluklar tarafından ortak bir dil olarak kullanılmaya başlıyor. Hatta zamanla günlük dil özelliğini kaybedip literatürde, diplomaside ve dini ayinlerde kullanılan bir dil haline geliyor. Ortadoğu’da Sümerceden sonra sırasıyla Akadca, Aramice, tarihi Farsça ortak dil işlevini görüyor. Batı dünyasında Helenistik dönemde Eski Yunanca ve Roma döneminde ve akabinde orta çağlarda Latince medeniyet dili olarak kullanılıyor. Kadim Hint dünyasının ortak lisanı Sanskritçe. Eski Çin’de ve günümüz Çin dünyasında (Çin, Vietnam, Kamboçya ve bazı diğer Güneydoğu Asya toplulukları) Mandarin Çincesi yaygın olarak kullanılan ortak dil. İslam medeniyetinin klasik döneminde Arapça ve Farsça ortak dil işlevini görüyorlar. Buna daha sonra bir süre için Türkçe de eklenir. Öyle ki, Toynbee’nin de vurguladığı gibi, 16. yüzyılın sonunda bir seyyah Fas’tan Hindistan’a kadar Türkçe bilerek gidebilirdi. Modern dönemde Avrupalı sömürgeci ülkelerin dilleri kendi alanlarında “medeniyet” dilidirler. Aynı şekilde Rusça da, Avrasya’da bir ortak dil işlevi görmüştür. Yirminci yüzyılda Türkçenin bir yandan lokalleşmesi bir yandan fakirleşmesi Türkçe için belli bir medeniyet havzasının lisanı olması anlamında ondan medeniyet dili olarak bahsetmemizi imkânsız kılmaktadır. Kürtçenin ise bir medeniyet havzasının yaygın dili olduğunu söylemek zor. Onun içindir ki günümüzde Türkçe de Kürtçe de bir medeniyet dilidir denemez. Zaten zamanımızda İngilizcenin yerküre ölçeğinde yaygınlaşması medeniyet havzalarındaki dillerin işlevini azaltmıştır.

Anadilde eğitim meselesine gelince… Genel olarak eğitimin ve özel olarak da anadilde eğitimin “medeniyet dili” olmakla bir ilişkisi yoktur. Her dilde eğitim yapılabilir. Önemli olan, bunun vatandaşlarca talep edilmesidir. Eğer vatandaş belli bir dilde eğitim talep ederse devlet veya kamu otoritesi, diğer vatandaşların dillerinde eğitim talebini karşılıyorsa, buna cevap vermek durumundadır. Başka bir deyişle, demokratik bir toplumda, diyelim ki bütün vatandaşlar Türkçe eğitim talep ederken, sadece bir kişi Kürtçe eğitim talep etse bile, kamu otoritesi bunu karşılamak durumundadır.

Zaman, 13.03.2012