.: Can Beysanoğlu

Türk Sosyalizminin Sessiz Sedasız Kayboluşu

Birkaç ay önce yazdığım “Ulusalcılıktan Geriye Kalan” başlıklı yazıda, 90’ların ikinci yarısında uç verip 2000’lerde iyice serpilen ulusalcılık akımının, 2010’lardan itibaren sönüşe geçtiğine ve gelinen noktada ne kurumsal ne de entelektüel planda esamesinin bile okunmadığına dikkat çekmiştim. Bugün ise başka bir siyasal akımın, sosyalist solun mevcut manzarasına değinmek istiyorum.

Son zamanlarda belki de çoğu kişinin farkında olmadığı bir yeni durum, sessiz sedasızca meydana geldi. Bu durum, Türk sosyalizminin son 60 yılda hiç olmadığı ölçüde zayıflaması ve gerek kurumsal gerekse entelektüel planda neredeyse ortadan kaybolmasıdır. 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü, 1989-91 dönemecini bir şekilde atlatan Türk sosyalizmi son 3-4 yıl içinde her anlamda sönüşe geçmiştir.

Bu gelişmenin sebeplerini, son 10 senenin hadiselerini analiz ederek açıklığa kavuşturabiliriz. 90’ların ikinci yarısında büyük ümitler bağladığı ÖDP hayal kırıklığı yaratsa da, merkez siyasetin çöküşünden ve statükonun girdiği meşruluk krizinden dolayı 2000’lere girilirken sosyalist sol, genç akademisyenler arasında artan bir ilgiye mazhar oluyor, sol yayıncılık serpiliyor, Praksis gibi akademik dergiler yayın hayatına başlıyor, kurumsal alanda TKP ismi yeniden tedavüle sokuluyor, belirli üniversitelerde sol grupların teşkilâtlanması sürüyordu. 2001 krizinin akabinde AKP’nin iktidara geldiği süreçte de sosyalistlerin görünürlüğü arttı.

Bu noktada AKP iktidarının varlığı sosyalist sol açısından 60’ların Türkiye’sinin bir kopyasını zihinlerinde canlandırma fırsatı sundu. Sahici toplumsal temellere dayanmayan, siyasî süreçlere katkı veremeyen, içine kapanarak kendi manevî evreninin kavram ve değerlerine atıfta bulunup kendi sesinin yankısından etkilenen, bu konforlu pozisyonunu koruyabilmek için imajlardan ve sembollerden örülü bir nostaljik alternatif dünya içinde en rahat uykusunu uyuyan sosyalist sol, kolaycılık yaparak 60’lar ile 2000’ler arasında sunî bir bağlantı kurmayı seçti. Buna göre, 60’ların “Amerikan emperyalizmi altında sömürülen Türkiye’si”, 2000’lerde “ABD’nin yeni dünya düzeni ve BOP”uyla sömürülen Türkiye’si olmuştu; 60’ların “komprador-ağa ittifakına dayanan” AP iktidarı, şimdi “sermayenin partisi” AKP’nin iktidarına dönüşmüştü; 60’larda parlamenter demokrasiyi savunan partiler “düzenin kuyrukçuluğuyla” suçlanırken, 2000’lerde hedefte her olayda günah keçisi ilân edilen demokrat aydınlar vardı. 60’larda da, 2000’lerde de ordunun seçilmiş iktidarı yıpratması radikalizmin ve devirmeci politikanın ekmeğine yağ sürmekteydi. Dahası, medyada da “Hatırla Sevgili” ve “Öyle Bir Geçer Zaman Ki” gibi dizilerle Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını yüceltme modası başlamıştı. Yetmezmiş gibi, dönemin popüler akımı ulusalcılık da dönemin devrimci gençlerini sahiplenerek, Kemalizm ile sosyalizm arasındaki tartışmalı bağlantıyı tahkim etmiş, seküler orta-üst sınıf gençliğinin gözünde devrimciliği “protest gençlik imajı” hâline getirmişti.

Aynı zamanda sosyalistlerin fraksiyon kavgalarında da işlevseldi bu “retro devrimcilik”. Stalinizm-Troçkizm, legalite-illegalite, plan sosyalizmi – yerel özyönetimcilik, AB’ye evet-hayır tartışmaları arasında birçok sosyalist, 60’ların radikalizmini kopyalıyor, “neoliberal sol”a karşı “gerçek solculuğu” temsil iddiasıyla sivriliyor; ÖDP’de ılımlı bulunan Ufuk Uras devrilip Dev-Yol’cu radikal fraksiyon egemen olurken, Stalinist TKP faaliyet alanını genişletiyordu. 2008 küresel krizi böyle bir konjonktürde “kapitalizmin günlerinin sayılı” olduğu kanaatini güçlendirerek sosyalizmin cazibesini bir kat daha artırıyordu.

Yaklaşık 2013’e kadar Türk sosyalizmi akademide, sosyal medyada, popüler kültürde güçlendi. AKP’yi destekleyen Nabi Avcı ve Halil Berktay gibi sol-demokratlar bu arkaik solla hesaplaşan, aydın çevrelerdeki efsununu bitirmeye çalışan yazılar yazdılar. DSİP gibi istisnaî birkaç hareket ise anti-Kemalist gökkuşağı koalisyonunun sol kanadı rolünü üstlenerek arkaik solla polemiklere girdi. Muarızlarının yanıtı, onları “liboş” ilân etmek oldu.

2013’lerden itibaren ise yeni bir konjonktüre girildi. Artık AKP, “ABD’nin piyonu” olarak görülmüyordu. Anti-emperyalizm söylemi üzerinden solculuk yapmanın devri geçmişti. Bu arada CHP dönüşerek kendi soluyla arasındaki buzları eritmiş, iktidara karşı birleşik geniş cephe oluşturmaya başlamış, bazı sosyalistlerle dirsek temasına girmişti. Kürt hareketi ise Türk sosyalizmine hâmilik etmeye, vitrinine koymaya, bünyesine almaya başlamıştı. Türk sosyalizmi açısından iki seçenek belirdi: (a) 70’lerde Sovyetçi solun yaptığı gibi CHP’yle “ulusal demokratik cephe” teşkiline uğraşacaktı, ki bir kısım sosyalistler bunu yaparak CHP listelerinden aday oldu. (b) Oylarını artıran HDP’ye tutunacak, onun gölgesinde devrimcilik oynayacaktı; birçok Türk sosyalistinin de bu yolu seçtiğini, bazılarının milletvekili olup Meclis’e girdiğini görüyoruz. Her iki seçenek de giderek sosyalist solun etkisizleşmesini, büyük partilerin içerisinde bir kanada/hizbe dönüşmesini sağladı. İki yolu da seçmeyenler ufak bir azınlık olarak kaldı.

Gelinen noktada seçimlere katılacak teşkilât sayısına sahip sosyalist parti neredeyse kalmazken, büyükşehirlerdeki bazı üniversitelerde tekelci sol ağırlık günden güne azaldı (bunda OHAL uygulamalarının da tesiri var şüphesiz). Siyasî ve iktisadî öneriler bakımından sosyalizmin mevzileri sağ-popülizmin meydan okuması karşısında savunma pozisyonunda sabitlendi… 2008’de 68’in kırkıncı yıldönümü yayın dünyasında hareketliliğe yol açmış, birçok kitap yayınlanmıştı. Her ne kadar Bolşevik Devrimi’nin 100. yılında da benzer bir yayın canlılığı gözlense de, 68’in ellinci yılı olan 2018’de kitap piyasasında yaprak kımıldamadı; bu da “retro devrimciliğin” demode hâle geldiğine, “üç fidan” edebiyatının prim yapmadığına yorulabilir. Kitapçı raflarındaki Marksist eserlerde de düşüş gözleniyor. Solun görünürlüğüne işaret eden 1 Mayıs’lar -ekonomik krize rağmen- sönük geçtiği gibi, duvarlardaki afiş ve yazılamalarda, bayilerdeki sosyalist dergilerde de hissedilir bir azalma var.

Kısacası, 89-91 dönemecini bile sıyrıklarla atlatan Türk sosyalizminin 2010’lu yıllarda yok mesabesine indiğini söylersek yanlış olmaz.

13 Eylül 2019